Geçen sene Ekim ayında bir gün, Rio de Janerio’nun dünyaca ünlü Coppacabana plajında tembel tembel yatıyordum.

Mevsim ilkbahar olmasına rağmen yakıcı bir güneş vardı. Güneşi gören Brezilyalı kalçalar plaja akın etmişler. Deniz dalgalı, kum kaldırıyor. Girmesi zevk vermiyor. Kimse de girmiyordu zaten. Varsa yoksa plaj voleybolu…

Denize giremeyince canım sıkıldı. Kitap mı okusam, şekerleme mi yapsam, karar veremiyordum. Kumda oflayıp puflamam bitmeyince Yeni Zelandalı arkadaşım Andy güneş gözlüklerini kaldırıp bana şöyle bir baktı ve ‘Kalk’ dedi, ‘kalk, uçmaya gidiyoruz!’

Yirmi dakika sonra, mayolarımızın üstüne geçirdiğimiz şort, tişört ve ayağımızda parmakarası terliklerimizle, Falcao kardeşlerin önündeydik.

Paulo ve Roni Falcao neredeyse 30 yıldır Rio de Janeiro üzerinde yelken kanatla ikili uçuş yaptırıyorlar. Hem son derece eğlenceli, hem gayet profesyoneller. Hemen kaynaştık.

Roni parmakarası terliklerimi gösterip ‘Uçmaya geldiğine emin misin?’ diye dalga geçti, ‘kimse plajda güneşlenirken kafasına terlik düşsün istemez de!’. Hakikaten, bir ayakkabı giymeyi akıl edememiştim. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Neyse ki, böyle ayaklar cıbıl cıbıl karşılarına çıkan ne ilk, ne de son müşteriyim. Bir yerlerden siyah bir lastik bant getirdiler, 30 saniyede terlikler sandalete dönüştü ve ayaklarıma sıkı sıkı bağlandı.

Falcaolar’ın ofisinde ‘başıma bir iş gelirse sorumlusu benim’ mealindeki kayıt formlarını imzalayıp yaklaşık 100 USD civarındaki atlayış ücretini ödedikten sonra, dörderli dörderli ciplere doluşup Pedra Bonita Tepesi’nin yolunu tuttuk.

696 metre yüksekliğindeki Pedra Bonita, Rio de Janeiro’nun meşhur Tijuca Milli Parkı içindeki tepelerden biri. Bana soracak olursanız Tijuca Milli Parkı’na park demek haksızlık. ‘Park’ deyince benim aklıma içinde kaydırak ve salıncak olan çocuk parkları, birkaç oturma bankı ihtiva eden mahalledeki küçük yeşil alanlar, restore edilmiş köşklerde kasırlarda çay içilen Boğaz’a nazır peyzaj harikası yerler, bir de son olarak Gezi Parkı geliyor, ki bunların hiçbiri burada kullanılan park kelimesinin manasını yansıtmaya yetmez.

Tijuca Milli Parkı, bildiğimiz orman. Dünyanın en büyük ‘şehir içi ormanı’ kabul ediliyormuş. Varlığı tek başına Rio de Janeiro’da yaşamaya karar vermeniz için neden teşkil edebilir. En ufak bir abartma olmadan söylüyorum: Riolular’ın bir ayağı denizde, bir ayağı ormanda…

Ciple yirmi dakika tepeye tırmandıktan sonra atlayışı yapacağımız rampaya geldik. Rampa zannettiğim gibi tepenin zirvesinde değil, biraz daha altında, 507 metredeydi.

Ne zaman ‘ekstrem’ kabul edilen bir aktivite yapmaya kalksam, dünyanın neresinde olursam olayım, kapısında kuyruk olduğunu görünce şaşırıyorum. Yelken kanatla uçmak da o kadar ekstrem bir aktivite olmasa gerek ki, rampanın önünde yine müthiş bir kalabalık sırasını bekliyordu.

Beklerken ekipmanımızı kuşandık. Benimle atlayacak olan Paulo, önce sırtımızda yelken kanatla rampaya kadar nasıl yürüyeceğimizi gösterdi. Sonra rampada senkronize adımlarla bir koşu tutturmamız gerektiğini anlattı. Benim Paulo’nun arkasında ve biraz sağında durmam gerektiğinden ayaklarımızı birbirine karıştırmadan atlayabilmek için kenarda bir-iki kez prova ettik birlikte koşmayı.

Sonunda sıra bize geldi… Rampaya çıktık, bağlantılarımızı ve kanatlarımızı elli kere daha kontrol ettiler, Paulo 1-2-3 diye sayınca koştuk ve boşluğa doğru kendimizi bıraktık.

Yelken kanatla uçmak son derece konforlu. Rampadan ayrılır ayrılmaz süzülmeye başladığınız ve serbest düşüş yaşamadığınız için fazla heyecanlanmıyor, gayet rahat hissediyorsunuz.

Atladıktan hemen sonra başladık Paulo ile sohbete. Coppacabana Plajı ne tarafta kaldı, İsa heykeli nerede, yanımızdaki tepe neresi derken, nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde Brezilya hükümetinin yolsuzluklarını konuşurken bulduk kendimizi. Paulo bir yandan anlattı, bir yandan fotoğraflarımızı çekti.

Sohbet ede ede, önce yemyeşil Tijuca Ormanı, sonra masmavi Atlantik Okyanusu üzerinde süzüldükten sonra altın sarısı Pepino Kumsalı’na indik.

Uygun hava koşulları yakalandığında dakikalarca havada kalmanın mümkün olduğu yelken kanatla benim uçuşum 6-7 dakika civarında sürdü. Hız, duruş pozisyonu ve manevra kabiliyeti göz önüne alınınca, kuş gibi hissetmeye en yakın deneyim bu olabilir bana kalırsa. Hani insanoğlunun bitmeyen rüyası, kuş gibi özgür olup kanatlanmaya…

Siz de içinizde gizli kalmış martı Jonathan Levingston’ı mı keşfedersiniz, yoksa Hezarfen Çelebi’yi mi, artık bilemem… Ama Rio de Janeiro’nun klasik rotalarından çıkıp şehre bir de havadan bakın derim. Coppacabana kaçmıyor nasılsa!

 

PAYLAŞ:

Benzer Maceralara Göz At

3 Responses

  1. Serdar Cihan Cesur

    En büyük hayalimi gerçekleştirmişsiniz. Keşke biraz daha fazla fotoğraf görebilseydik yada bir video. 🙂

    Cevapla

Bir Cevap Yazın