Fiji’ye kadar yol gitmemin temel sebebi, boğa köpekbalıklarının bölgede sıkça görülmesi ve besleme dalışlarının yapılmasıydı.

Besleme dalışı normal dalışta tesadüfen köpekbalığı görmekten farklı bir aktivite. Nasıl yapıldığı ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye, dalış okulundan dalış okuluna değişiklik gösteriyor. Denizin dip yapısından köpekbalığının cinsine, dalış liderinin tecrübesinden suyun sıcaklığına kadar çeşitli unsurlar dalışı değiştirse de, aslında aktivitenin özü temelde aynı: Köpekbalıkları belirli bir yere “çağrılıyor” ve dalıcıların onları rahatça görmesi sağlanıyor.

Ben Fiji’nin Pasific Harbour şehrinde, Beqa Adventure Divers ile daldım. Beqa’cılar gerek dalıcıların köpekbalıklarını rahat izlemesi, gerekse kendi ekiplerinin dalıcıları güvenle zapt-u rapt altında tutması için belirli noktalara, hani deyim yerindeyse “sualtı locaları” yapmış. Resif kenarındaki zeminin düzleştirilmesiyle oluşturulmuş, yanyana 15-20 dalıcının rahatça sığabileceği bu alanlarda dizinizin üstüne çöküp, hatta neredeyse yüzüstü uzanıp öyle izliyorsunuz olan biteni. O yüzden adrenalin seviyesi açısından Fiji’deki dalışlar fazlasıyla sakin, fazlasıyla huzur dolu (Ama Güney Afrika öyle mi ya!). Beqa’cılar güvenlik işini öyle sıkı tutuyor ki, neredeyse her dalıcının başına elinde metal sopasıyla bir rehber dalgıç dikiyor suyun altında.

Bu kadar tedbir ve hareketsizlik ilk başta beni biraz sıktıysa da, köpekbalıklarını görünce neşem yerine geldi. Fakat ilk dalıştan itibaren anladım ki, seyrin keyfini çıkarmak için önemli olan o locada en güzel yeri kapmak. Önce varan en kral yeri kaptığından sonraki dalışlarda koştura koştura suya bir girişim, nefes nefes locaya bir palet vuruşum, yüzükoyun kayalara bir kapaklanışım vardı ki, görmeniz lazım.

Bir kere olay mahalline vardıktan sonra şunlar oluyor: Beslemeyi yapacak rehber locanın önündeki “sahne”ye çıkıyor. Yanında içi tıka basa ton balığı kafasıyla doldurulmuş plastik bir çöp konteynırı var. Sırayla konteynırdan bir kafa çıkarıp elinde sallıyor. Önce küçük balıklar, sonra “giant travalley” denen battal boy akyalar, ardından yüzgeçlerinin ucundaki renkle anılan White Tip / Beyaz Uçlu ve Black Tip / Siyah Uçlu köpekbalıkları sökün ediyor. Ton balığını biz şehir çocukları anca Dardanel konservesi içinde gördüğümüzden küçük birşey zannederiz, ama aslında kocaman bir balık olduğundan kafası da kocamandır. Bu saydığım balıklarının hiçbirinin de ağzına sığmaz. O yüzden ancak kafayı didikleyip bir parça et koparmaya çalışıyor hayvancağızlar.

Derken boğa köpekbalıkları çıkıyor sahneye. Bu hayvanlara boğa köpekbalığı denmesinin basit bir sebebi var: Vücutlarının kalınlığı. Üstelik Fiji’dekiler ekstra kalın olduğundan “jumbo” diye anılıyorlar. Torpidoya benzeyen bu iri cüsselerin suda süzülen o kafayı nasıl zarif bir vücut hareketiyle dönüp hart diye ağzına attığını görseniz hayret edersiniz. Sarı beresiyle meşhur olmuş rehberimiz Rudi bir başka kafa daha çıkarıp sallıyor (Rudi ne yazık ki 2015’te geçirdiği bir kalp krizi sonrası hayatını kaybetti). Kimi köpekbalığı yanına kadar gelip evcil bir hayvan gibi elinden yiyor balığı, kimi uzaklarda dönüp duruyor.

Rehberin uzattığı elinde, dalış kıyafetinin altında, incecik metalden örülmüş bir eldiven var. Kimbilir ne zaman meydana gelmiş ve bir parmağının sakatlanmasına neden olan bir kaza, bu eldiveni ördürmüş. O günkü dalışta kim yapacaksa beslemeyi, eline bu metal eldiveni takıyor.

Kırkbeş dakika sonra, önce ton balığı kafaları, ardından dalış bitiyor. Her seferinde dalış boyunca aynı anda kaç köpekbalığı gördüğümüzü saymaya çalışıyorum. Söylediğim rakamlar hep boğa köpekbalıkları için, etrafta gezen diğer köpekbalıklarına bakan yok! Suda işler böyledir, küçük balığın patron olduğu görülmemiş. Bir dalışta 15 tane boğa köpekbalığı sayıyorum. Onlar da bizi sayıyor mu acaba??

Eski dostlara şimdilik veda ediyorum. Yine görüşeceğiz nasılsa…

Fotoğraflar: Burak Tarım
PAYLAŞ:

Benzer Maceralara Göz At

Bir Cevap Yazın