Siem Reap, daha düne kadar kimsenin adını sanını bilmediği küçük bir kasabayken, Kamboçyalılar’ın bu bölgedeki tapınakların,  elbette başta Angkor Wat’ın, turizm potansiyelini keşfetmesiyle bomba gibi patlamış. Beş-altı yıl önce yalnızca 3 (yazıyla üç) otelin olduğu kasabada bugün 200’den fazla otel var. Hem de ne oteller! Bir ihtişam, bir debdebe, bir şaşaa! Kendinizi Kamboçya’da değil, Las Vegas’ta zannedersiniz, o derece.

“Yenilmiş Siyam” manasına gelen Siem Reap, adının anlamıyla Taylar ve Kamboçyalılar arasındaki sevgi dolu tarihsel ilişkiyi de özetliyor. Tayland ve Kamboçya, bugün iki ülkenin sınırında bulunan bazı tapınaklar için hala “Orası benim. Hayır efendim benim.” şeklinde özetlenebilecek gergin bir ilişki sürdürüyorlar. Bu komşuluk işleri dünyanın her yerinde aynı anlayacağınız.

Otobüsümüz bizi toz toprak bir yerde bıraktı. Elinde ismimin (hem de doğru!) yazılı olduğu bir kartonla adamımız Yan Keo bizi bekliyordu. Yan Keo kim mi? Bizden 2 ay önce buralara gelen arkadaşlarım Ezgi (Yalın) ve Jale (Uzma)’nin kiraladığı “tuktuk”un sahibi.

Tuktuk, basitçe “motosikletli fayton” diye tarif edilebilecek Uzakdoğu’nun en yaygın ulaşım aracı. Hem ucuz, hem hızlı, hem bu sıcak havada püfür püfür. Angkor çok büyük bir alan olduğu için yürüyerek gezmek söz konusu değil. Bisiklet kiralamak mümkün, ancak dört kişilik bir grup olduğumuzdan bizim için tuktuk ideal. Gelmeden mail’leşip günlüğü 12,5 dolara anlaştık, bizi Yan gezdirecek.

Yan çok bagajımız vardır zannedip bizi almaya tuktuk yerine otomobille gelmiş. Birer sırt çantasıyla karşısına çıkınca biraz hayalkırıklığına uğradı. Kalacak bir yer bulmak üzere arabaya doluştuk. Birkaç “guesthouse”, yani otel görünümlü pansiyon gezdik. Yeni açılmış, temiz bir yer bulduk. Çift kişilik oda için geceliği 15 dolar ödeyip yataklarımıza kavuştuk. Sabah erkenden Ankgor’a gitmek üzere Yan’la sözleşip ayrıldık.

Angkor, 802-1432 yılları arasında, yani 600 yıldan fazla bir süre, Khmer İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış. Bu dönemde Angkor dünyanın en büyük kentlerinden biriymiş, Londra’da 50.000 kişi yaşarken Angkor’un nüfusu 1.000.000 imiş. Kanallar ve yapay göllerle sulanan verimli topraklarda bütün bölgeyi doyuracak kadar pirinç üretilir, pirincin getirdiği para ile tapınak yapılırmış. Fakat tanrıları memnun etme meselesini o kadar abartmışlar ki, elde avuçta ne varsa öncekilerden daha görkemli tapınaklar inşa etmek için harcamışlar. Evler, kamu binaları, hatta saraylar bile ahşaptan yapılırmış, tapınak yapmak için lazım olan taşlar harcanmasın diye. Bütün kaynaklarını taşa yatıran imparatorluk, Tay ordusunun bıkmadan saldırması karşısında gün gelmiş çökmüş. Ondan sonraki 400 yıl boyunca bu topraklar Tay ve Vietnam krallıklarının elinde kalmış, Kamboçya haritadan silinmenin eşiğine gelmiş.

Khmer İmparatorluğu yıkıldıktan sonra nedense Angkor unutulmuş, yoğun ve arsız bitki örtüsü her yeri kaplamış. Tapınaklar ormanın içinde yüzyıllarca sessiz sedasız beklemişler. Derken Fransızlar sömürge kurmak üzere 1864’te bölgeye gelmiş. Henri Mouhot isimli gezginin kitabında buradan bahsetmesiyle gözler açılmış. 1908’de kazılar başlamış. Kazı dediysem, bizde olduğu gibi toprağı kazmaktan ziyade bitki örtüsünü söküp kaldırmayı anlayın. Fransızlar, üzeri örtülmüş yapıları ortaya çıkarmış, ağaç köklerinin ayırdığı parçaları birleştirmiş, yıkılanları ayağı kaldırmışlar.

Her ne kadar Fransızlar ortaya çıkardıysa da dünyanın Angkor’u öğrenmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekti. 90’lara kadar Kamboçya’dan iç savaş eksik olmadığı için ülkede turizm diye birşey de yoktu. UNESCO’nun 1992’de burayı “Dünya Mirası Listesi”ne alması ilk adımdı. 1998’de Kızıl Khmerler’in tarihe karışmasıyla rahata ve huzura eren Kamboçya, nihayet ülkeyi kalkındırmak için çalışmaya ve Angkor’u dünyayla paylaşmaya fırsat bulabildi. Uzun lafın kısası, inanılması zor ama, ortalama bir dünya vatandaşının daha 10 sene öncesine kadar bu muhteşem tapınakların varlığından haberi bile yoktu. Mars’a maymun gönderdik, ama dünya üzerinde bilmediğimiz daha ne çok yer var!

Bilmediğimiz yerleri öğrenecek olmanın heyecanıyla sabah erkenden Yan’ın tuktuk’una atlayıp Angkor’a doğru yola koyulduk. Şehir sabah 05.30’da açılıyor, akşam 17.30’da kapanıyor. Maksimum ziyaret süresi için erken kalkmak şart! Hoplamalı zıplamalı bir yarım saatten sonra giriş biletimizi alacağımız gişelere geldik. Angkor’u gezmek için 3 bilet seçeneği var: Günlük, üç günlük ve bir haftalık. Gitmeyi düşünenler için hemen söyleyeyim: Bir gün kesinlikle yetmez, ‘highlight’ları görmek için en az iki güne ihtiyacınız var. Şöyle koşturmadan rahat rahat gezeyim derseniz üç gün iyidir. Bir haftanız varsa, büyük küçük demeden her tapınağı ziyaret edebilir, her köşeye girip çıkabilirsiniz. Biz Angkor’a iki gün ayırmıştık. O yüzden üç günlük bilet almak üzere kameraya sırıttık. Fotoğrafımızın basılı olduğu bilet, adambaşı 40 dolar karşılığında, anında hazır oldu. Ziyaretimiz boyunca tapınakların girişinde bekleyen görevlilere bileti gösterip geçtik.

Angkor’da yüzlerce tapınak var. Bunlardan benim gördüklerim (dolayısıyla size de tavsiye edeceklerim) şunlar:
1. Bayon
2. Angkor Wat
3. Baphuon
4. Phineamakas
5. Filler terası
6. Leper King terası
7. Ta Phrom
8. Phnom Bakheng
9. Banteay Srei (Lady Temple)
10. Mebon
11. Ta Som
12. Preah Neak Pean
13. Preah Khan

Bu listedeki her bir tapınak ayrı ayrı anlatılmayı hak ediyor, ancak sizi fazla sıkmamak için sadece dört tanesinden bahsedeceğim.

Bayon,

benim Angkor’da en çok etkilendiğim tapınak oldu. 54 adet kuleden oluşan bu tapınağın her kulesi Khmer İmparatorluğu’nun bir eyaletini simgelermiş. Bugünkü Kamboçya topraklarının bu eyaletlerden 20’sini kapsadığını düşünürsek, Bayon’un Kamboçyalılar’a bir zamanlar ne büyük bir devlete sahip olduklarını hatırlattığını söylemek yanlış olmaz. Her bir kulenin dört tarafında dört ayrı surat heykeli var. Hepsi birbirinden farklı. Gözleri kapalı gülümseyen 216 tane dev surat size bakıyor. Sanki taşlar sizi izliyor. Uyarıyorum, bir tuhaf olacaksınız. Gerçekten muhteşem!

Angkor Wat.

Dünyanın bilinen en büyük dini yapısı. Büyüklük bir yana, kozalak şeklindeki kulelerinin ilginç mimarisiyle “eşsiz”. Haliyle ülkenin simgesi. Beş kuleden oluşan görüntüsüne Kamboçya’nın her köşesinde, hatta bayrağında bile rastlıyorsunuz. Bir hindu tapınağı olan Angkor Wat’ın kulelerinin dördü bir kare oluştururken, beşinci ve en büyükleri bunların tam ortasında, 55 metre yükseğe uzanıyor. Bana göre asıl etkileyici olan, bu tapınağın inşa edildiği yerin sonradan yapılan ‘kare’ şeklinde bir su kanalıyla çevrilmiş olması. Tapınağa suyun içine inşa edilmiş bir yoldan yürünerek gidiliyor. Ölmeden görülmesi gereken bilmemkaç şey listenize mutlaka koymanız gerek!

Banteay Srei

ya da diğer adıyla Lady Temple yine bir Hindu tapınağı. Bir tanrıçaya adandığından değil, inşa edenlerin kadın olduğundan şüphelenildiği için bu adı almış. Kimin yaptığı aslında bilinmiyor, ancak tapınaktaki işlemeler öyle ince, öyle zarif, öyle narin ki… Böyle bir güzelliği erkekler yapmış olamaz, onların kaba elleri bu ince işleri çıkartamaz diyerek varmışlar bu kanıya. Ben söyleyenlerin yalancısıyım. Dışarıdan ilk bakışta kendisini hiç belli etmeyen, hiçbir ihtişamı olmayan bu küçücük tapınağın değerini yaklaşınca anlıyorsunuz. Pembe kumtaşından yapılmış incecik süslemeleri nedeniyle Angkor’un artistik zirvesi kabul ediliyor Banteay Srei. Diğer tapınaklardan oldukça uzak bir bölgede yer aldığı için herkes gitmiyor. Yan da bizi götürmek için ekstra para istedi zaten. Olur da yolunuz düşerse üşenmeyin, mutlaka görün.

Son olarak

Ta Phrom.

Angelina Jolie’nin Lara Croft’unu (Tomb Raider) izleyenler hatırlayacaklardır. Filmde bazı ipuçlarının peşinden dünyanın bir yerlerine gidilir, ağaçların ele geçirdiği tapınaklar bulunur, bunların içinde sırlar aranır falan. Buyrun, filmin çekildiği tapınak burası. Üstelik filmdeki etkileyiciliğinden eksiği yok, fazlası var. Az bile göstermişler. Diğerlerine oranla bu tapınak epey bir harabe halinde, ama önemli bir özrü var: Banyan ağaçları. Bu arsız ve coşkun şey, ağaç değil sarmaşık sanki. Çok kısa süre içerisinde duvarların üzerinden köklerini atmış, dallarını kapılardan sokmuş, tapınağı adeta yalayıp yutmuş. İnsan doğanın gücü karşısında saygıyla eğilmekten başka yapacak bir şey olmadığını burada anlıyor. Ta Phrom’un daha az ünlü olan bir versiyonu da var: Ta Som. İkisini de görmenizi tavsiye ederim.

PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. sezgihan

    merhaba ;

    bunlar güzel de, fotoğraflar tıklanınca büyümüyor .

    hallet gözünü seveyim .

    dünya çevre günün kutlu olsun .

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.