Kamboçya, tarihi boyunca savaşıp durmuş. Bunda pek bir tuhaflık yok elbette. İnsanlık tarihi neredeyse savaşmaktan ibaret olduğundan… Ancak 1975-1979 yılları arasındaki dönem, dünya savaş literatürüne “özsoykırım” tabirinin geçmesine yol açacak kadar kanlı, insafsız, akla ziyan geçmiş.

Önce biraz tarih dersi: 1864’te Fransızlar bölgeye gelmiş, Kamboçya ve Vietnam topraklarını sömürge olarak yönetmeye başlamış. Taa ki 1953’e kadar. Yalnız nedense bütün kaynaklarını Vietnam için kullanmışlar. Vietnam’da okullar, yollar, hastaneler, fabrikalar inşa edilirken -Fransız yöneticiler otursun diye kolonyel tarzda evler yapılması dışında- Kamboçya’ya ne altyapı ne üstyapı, hiçbir yatırım yapılmamış. O yüzden bugün Vietnamlılar onca savaşa, onca bağımsızlık mücadelesine karşın Fransızlar’dan saygıyla bahsederken, Kamboçyalılar müthiş buruk bir edayla yüzlerini buruşturuyor.

Fransızlar’dan paçayı kurtardıktan sonraki 15 yılı, kralları Sihanouk yönetiminde huzurlu ve kazasız belasız geçiren Kamboçya, 60’ların sonunda kendini Vietnam-Amerikan Savaşı içinde bulmuş. Dünyadan komünizmi silmeye ant içmiş Amerika, buralara kadar gelmişken Kamboçya’daki solcuları da temizlemeye karar verdiğinden, ülkeyi bol bol bombalamış. 1970’te Kamboçya Kralı Sihanouk Pekin’e kaçmak zorunda kalmış. Kendisini krallığa geri döndürmesi için, biraz da Çinliler’in zoruyla, o sıralarda küçük bir grup olan ve kendilerine Kızıl Khmerler diyen komünist gerillaları desteklemiş (Hatta bazı kaynaklara göre Kızıl Khmerler’i Sihanouk kurmuş). Halk da, çok sevdikleri ve yarı tanrı muamelesi yaptıkları kralı geri döndürecek diye Kızıl Khmerler’i destekleyince, birkaç sene süre çatışma ve mücadeleden sonra 1975’te, Kızıl Khmerler Phnom Penh’e girmiş.

Giriş o giriş. Sonrası bir cinnet, canilik ve manyaklık süreci.

Bu sürecin baş aktörü de Kızıl Khmerler’in lideri, Fransızlar’ın taktığı adıyla Pol Pot. Ya da gerçek adıyla Saloth Sar.

Pol Pot Paris’te Sorbonne’da okur, Kamboçya’ya dönüşünde öğretmenlik yapar. Sonra nasıl olduysa (hikayenin bu kısmı biraz karanlık) Kızıl Khmerler’in liderlik koltuğuna oturur. Paris’teyken radikal Marksizm ile tanışan Pol Pot’a göre, Kamboçya’nın gerçek bir ekonomik ve siyasi bağımsızlık kazanabilmesi dış dünyadan izole edilip kendi kendine yeterli bir tarım ülkesi olmasına bağlıdır.

Phnom Penh’i ele geçirir geçirmez kafasındaki bu düzeni hayata geçirmek isteyen Pol Pot, şehirleri lağvedip buradaki meslek sahibi, eğitimli nüfusu kırsal alanlara gönderir ve pirinç tarlalarında çalışmaya zorlar. Polis, öğretmen, doktor ya da mühendis… Herkes ama herkes tarım işçisi olacaktır bundan sonra. Tüm okulları kapatır. Özellikle eğitimli nüfusun adam edilmesi, yani bu yeni düzene inanıp bağlılık göstermeleri için beyinlerinin yıkanması çok zordur. O yüzden komünist rejime karşı olduklarını itiraf ettirdikten sonra öldürülmeye başlanırlar. Hatta 1700 kişiyi sırf gözlük taktıkları için öldürür. Gözlük taktıklarına göre çok okuyan adamlardır bunlar, okuyan adam lüzumsuzdur, hatta tehlikelidir.

Bu kadar çok adamın öldürülmesi de kolay iş değildir. Sistematik olmayı gerektirir. Bir de yer lazımdır bu işe. Okul binaları işkence merkezlerine dönüştürülür. Buralarda işkence edilenlerin ölme vakti gelince şehir dışındaki tarlalara gönderilip infaz edilir ve toplu mezarlara gömülürler.

İşkence etme ve öldürme işini de birilerinin yapması lazımdır. Çocuklar toplanıp beyinleri yıkanır. Bir süre sonra kendi anne babaları öldürtülür bu çocuklara. Rejime gerekli askeri güç de böylece sağlanmıştır.

Dört yıl devam eden bu süreçte yaklaşık 2 milyon Kamboçyalı ölür. O yıllarda Kamboçya’nın nüfusu zaten 6 milyondur! İnanılması çok güç, ama bir lider ülkesinin nüfusunun üçte birini yok etmeyi becermiştir. Dünya tarihinde, aynı etnik kökenden, aynı siyasi görüşten, aynı din ve mezhepten olan vatandaşını öldüren başka bir yönetim yoktur.

Bu detayları bize, Phnom Penh’deki Tuol Sleng, ya da diğer adıyla S-21 Müzesi’nin rehberlerinden biri anlattı. Eski bir lise olan Tuol Sleng, Pol Pot döneminde hapishaneye çevrilmiş ve 17.000 kişi burada işkence görmüş. Kendi büyükbabası da onlardan biriydi.

Bütün dinlediklerime rağmen olan biteni algılayamadım. Rehbere sormak ihtiyacı hissettim:

-“Tamam, söylediklerinizin hepsini dinledim, ama yine de anlayamadım: Askeri güç zaten Pol Pot’un elindeydi. Halk da onları destekliyordu. Zaten ne isterse yaptırabilirdi. Bunca insanı öldürmek niye? Hadi diyelim öldürecek, hepsini kurşuna dizip vurup kurtulacağına, bu işkence merkezleri, (hepsini size bu yazıda anlatmadığım) bu düzenekler, bu zahmet niye?”

Rehberimizi hafifçe gülümsedi.

-“Keşke bilsek” dedi. “Yeni bir düzen kurulabilmesinin ancak yeni bir neslin eğitilmesi ile mümkün olabileceğine inanıyordu. O yüzden mevcut nesli ortadan kaldırmak gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden bir temizlik hareketi yaptığını düşünüyoruz. Ama sorularınızın cevabını bilmiyoruz. Ve hiçbir zaman da gerçeği öğrenemeyeceğiz. Biliyorsunuz Pol Pot 1998’de yargılanmadan öldü”.

Angkor’da bir öğle yemeği sırasında Yan, büyükbabası ve büyükannesinin Kızıl Khmerler tarafından öldürüldüğünü anlatmıştı. Demişti ki, “Kamboçya’da ailesinin bir ferdi Kızıl Khmerler tarafından öldürülmemiş hiç kimse yoktur”.

Phnom Penh’e iner inmez dikkatimi çekmişti, her yer genç insan kaynıyordu. Genç aileler, küçük çocuklar… Ne kadar cıvıl cıvıl diye düşünmüştüm. Tuol Sleng’i ziyaret ettikten sonra jeton düştü: Memlekette yaşlı insan yoktu yahu! Hakikaten bir nesil yok olmuştu.

Tuol Sleng’deki sınıfların içine kiremit tuğla ile 2 metrekarelik hücreler örmüşler. Hücrelerin kapısı yokmuş, ayaklarından demir kıskaçlarla yere bağlanıyormuş tutuklular. Bana göre asıl tuhaf olan, buraya giren her bir insanın kaydının tutulmuş olması. Buraya getirilen tüm tutukluların cepheden ve profilden fotoğrafları çekilmiş. Kadınlar, erkekler, çocuklar… Evet, çocuklar. Çocukların ne işi varmış tutuklu olarak diyorsunuz haliyle. Cevap: Anne babası öldürülen çocuklar büyüyünce intikam almaya kalkarlar diye onları da tutuklayıp öldürmüşler.

Kamboçyalılar’ın haricinde 10 tane de yabancı uyruklu insan ölmüş burada. Çeşitli meslek ve milletlerden olan bu 10 kişiden birinin CIA ajanı olduğundan şüphelenen, ancak hangisi olduğunu kestiremeyen Pol Pot, hepsini birden temizleyip kafasını boş yere meşgul etmemiş.

Şimdi o fotoğraflar müzeye dönüşen bu binada sergileniyor.

Tuol Sleng’den çıktığımızda hepimiz dağılmıştık. Bunda rehberimizin payı olduğu kadar, aynı günün sabahında Ölüm Tarlaları’nı ziyaret etmiş olmamızın da etkisi vardı tabii. Tarlaların üstüne müze fazla gelmişti.

Ölüm Tarlaları, Phnom Penh’in 14 km dışında yer alıyor. Fazla anlatmayacağım, çünkü insanın morali bozuluyor.

Sizi koca bir anıt karşılıyor. Uzaktan ne olduğu pek anlaşılmayan bu anıtın içini yaklaşınca görüyorsunuz. Ölüm Tarlaları’nda tesbit edilen 129 toplu mezardan 89 adedi açılmış ve burada akla hayale sığmayan yöntemlerle hayatına son verilen Pol Pot kurbanlarına ait 9.000 kafatası çıkarılmış. Anıtın içinde bu 9000 kafatası kat kat raflarda sergileniyor.

Kamboçya’ya yolunuz düşerse, sakın bazı turistlerin yaptığı gibi sadece Angkor’u gezip dönmeyin. Phnom Penh size, Kamboçya’yı daha iyi anlamanız için acı hatıralarını sunacak.

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.