Cape Town ’a geliş amacım, dünyanın en tehlikeli köpekbalığı olan Büyük Beyaz’ı görmek.

Bu turistik aktivitenin merkezi Cape Town ’a yarım saat uzaklıktaki Simon’s Town. Ben de bu küçük kasabada, 1828’de yapılmış Central Hotel’de konakladım. Burası kolonyel tarzda, ön cephesi boydan boya balkon kaplı, mobilyaları eski fakat kişilikli, bizzat otel sahibi Ms. Coetzee’nin yatağınızın içine sıcak su torbası bıraktığı, zarif bir pansiyon.

Ertesi sabah 06.30’da kalktım. Bana söylendiğine göre limana gidip Chris diye birini bulmam gerekiyor. Liman zaten otelin karşısı. Gittim, 5-10 kişi toplaşmış bekliyor. Sabahın o saatinde ortalık henüz zifiri karanlık olduğu için kimin kim olduğu belli değil. “Kardeş sen Chris misin?” diye sora sora etrafta biraz dolandıktan sonra elemanı buldum. Chris Abi üzerinde bir balıkçı kazak, altında folloş bir eşofman, ayağında plastik tokyolu biri çıktı. Hadi tokyolar neyse, asıl fındık kabuğu kadar teknesini görünce şoke oldum. Bizim beş kişilik ekip, Chris, bir de ağzındaki dişlerin bir kısmı olmadığı için konuştuğundan tek kelime anlamadığım miço bu fındık kabuğuna binince kıpırdayacak yer kalmadı. O buz gibi soğukta birbirimize sokulduk, polarlarımıza sarıldık, berelerimizi kulaklarımıza kadar indirdik ve gökyüzü henüz lacivertken yola koyulduk. İstikamet “Fok Adası”!

Fok Adası

Denizler aleminin besin zincirinde küçük balıkları foklar, fokları da köpekbalıkları yer. Buna göre Büyük Beyaz’ı görebilmenin en garanti yolu, avlanma saatlerinde fokların etrafında bulunmaktır. O yüzden, kafes dalışı hizmeti veren bu tekneler, False Körfezi açığında yer alan ve tam 65.000 foka evsahipliği yapan Fok Adası’na gidiyorlar.

Fok Adası, aslında deniz seviyesinin biraz üzerinde, büyük bir kayalık. Çiftleşme mevsimi olan Eylül-Ekim aylarında nüfusu en yüksek seviyesine çıkan bu adacık, bizim gittiğimiz Mayıs ayında da neredeyse tamamen fokla kaplıydı.

Ben hayatımda bu kadar sevimli görünüp bu kadar kötü kokan başka bir canlı daha görmedim. Fok Adası’na varır varmaz şamar gibi çarpan kötü kokudan, ancak rüzgar yön değiştirince kurtulmak mümkün. Rüzgar adadan doğru eserken öğürmeden zor duruyorsunuz. Bir de foklar fena halde gürültücüler. Koyun sürüsü gibi mee’liyorlar. 65.000 tane mee’leyen fok bir süre sonra sinir bozuyor…

Breaching

İngilizce hazineme yepyeni bir kelimeyi de burada kazandırdım: “Breaching”. Balinaların suyun üzerine zıplayıp bir yay çizdikten sonra düşmeleri demek. Ancak Büyük Beyaz Köpekbalığı balinalara ait bu fiile ortak. Bir araştırma esnasında yanlışlıkla açık unutulan kameranın kaydetmeye devam etmesi sayesinde, Büyük Beyaz’ın da balinalar gibi havaya zıplayabildiği keşfedilmiş. İşte bu özelliği sayesinde, fokların bütün hızına ve kıvraklığına rağmen, karnı doyan taraf Büyük Beyaz oluyor.

Yalnız Büyük Beyaz’ı havada zıplarken görmek öyle sık rastlanır, gündelik bir durum değil. İşi doğal akışına bırakırsanız günlerce bekleyebilirsiniz. Bizim gibi sadece iki gününüz varsa biraz yardım almak, işe bir-iki hile karıştırmak şart 🙂 İşte bu yüzden, dişsiz miçomuz siyah renkli, halıfleks benzeri bir kumaştan fok siluetini andıran bir parça kesmiş; ucuna da uzun bir misina bağlamış. Bunu denize atıp tekneyle yavaşça yol almaya başlayınca, derinlerden yukarı bakan bir köpekbalığının hoplaya zıplaya yüzen leziz bir foka benzeteceği yalancı bir yemimiz oluyor.

Başladık biz önde, misinanın ucundaki yalancı fokumuz arkada Fok Adası’nın etrafında dolaşmaya. Kaptanımız Chris nereden çıkardığını anlamadığım son derece profesyonel bir fotoğraf makinesi ile teknenin arkasına yerleşince hemen biz de alet edevatı çıkarıp pozisyon aldık. Güneş ufuk çizgisinden yavaş yavaş doğmaya başladığında bütün tekne mürettebatı ellerinde kameralar ve fotoğraf makineleriyle Büyük Beyaz’ı görmek için hazır ve nazırdı. Fakat dakikalarca dönüp durduğumuz halde hiçbir şey olmadı. Bir yandan pozisyonumuzu bozmamaya, yorulan kollarımızı indirmemeye gayret gösteriyor, bir yandan bomboş denizi dakikalardır çeken kameralarımızın pili bitmesin, kartı dolmasın diye dua ediyoruz. Artık tam pes edecekken yalancı fokumuzu gerçek sanan bir Büyük Beyaz sudan birrr fırladı! Suyun bir metre üzerinde, havada bir köpekbalığı gördük. Önce uçtu, sonra havada kıvrıldı, en son suya gümm diye düştü. Yahu şaka değil, bu sahneyi dünya üzerinde canlı gören birkaç bin kişiden biriyim. Çığlığı basıverdim.

Yalnız ben bassam iyi. Bizim kaptan Chris de çığlık çığlığa. Hadi biz ilk defa görüyoruz, heyecanlanmamız normal. Ama yıllardır bu işi yapan Chris’e ne oluyor yahu? Herhalde diyorum, iyi bir kare yakaladı, ona seviniyor. Nitekim çektiği fotoğrafları gösteriyor bize hemen, gerçekten güzel. Yine de çok anlam veremiyorum sevinç gösterisine. Biz de çektik, ne olacak yani?

“Breaching” yapan köpekbalığını görerek turumuzun ilk bölümünü tamamladık. Sıra geldi kafes içinde dalış yapmaya. Bunun için adanın arkasında sakin bir yere gidip demirledik.

Kafes dalışı

Her ne kadar aktivitenin adı “kafes dalışı” olsa da, ortada bildiğimiz anlamda bir dalış yok. Tekneden indirilen kafes su hizasında duruyor ve halatlarla tekneye bağlanıyor. Etrafındaki dubalar sayesinde kafesin üst sınırı da suyun dışında kalıyor, hiçbir şekilde batmıyor. Kafesin içine girince isterseniz nefesinizi tutup kafanızı suya sokabiliyorsunuz, isterseniz şnorkel kullanıyorsunuz ya da (bazı teknelerde) epey uzun hortumu olan bir regülatör kullanarak nefes alabiliyorsunuz. Seçim sizin. Yani Büyük Beyaz görmek için dalışı bilmeye, bröve sahibi olmaya gerek yok, herkes yapabilir.

Bizim teknedeki kafes, içine ancak bir insanın diklemesine sığabileceği büyüklükle bir silindirdi. Bizim centilmen ekip “bayanlar önden” deyip kibarlık yaparak ilk hakkı bana verdi. Chris’in işaret vermesiyle kafese atladım. Amanin o ne? Sanki dondurucuya girdim. Meğer su 14 dereceymiş. Normal bir insan evladı 20 derecenin altındaki sularda ciddi ciddi üşür. 14 dereceyi varın hesap edin, kuyu suyuna girmiş gibi oldum. İlk birkaç dakikadan sonra dişlerim takırdamaya, dudaklarım morarmaya, kolum bacağım zangır zungur titremeye başladı. Ama donmak var, dönmek yok. Görülecek o hayvan! Aksi gibi su bulanık mı bulanık, görüş mesafesi burun ucu seviyesinde, hiçbir şey seçemiyorum. Üstelik Chris’in teknesinde tüp ve regülatör olmadığı için nefes tutuyorum. Suyun bir üstündeyim, bir altında. Fakat azimle yapan duvarı deler demiş atalarımız. Onbeş dakika bekledikten sonra Chris’in “Geliyoor, şu taraftaa!” diye bağırmasıyla kafamı suya soktum. Yarım metre önümden tüm ihtişamı ile bir Büyük Beyaz geçti. Kafesin içinde olduğumu bilmeme rağmen ürperdim, hadi itiraf ediyorum, resmen tırstım. Bu hayvan hakikaten korkutucu ve bir o kadar da saygınlık uyandırıcı. Hürmetler Jaws abi 🙂

Derken gezimiz bitti, Simon’s Town’a döndük, öğleden sonra sokaklarda dolaşıyoruz. Bir dükkana girdik. İçeride Büyük Beyaz baskılı posterler, tişörtler, bardaklar vs satılıyor. Görüntülerin hepsi çok tanıdık. Dergilerde, kitaplarda gördüğümüz, klasikleşmiş Jaws fotoğrafları. Hepsi aynı fotoğrafçınınmış. Bir köşede de, burada kafes dalışı yapmış ünlülerle çektirilmiş fotoğraflar asılmış. Bir kısmını tanıdığım, bir kısmını hiç çıkaramadığım insanlar. Fakat tüm fotoğraflarda bu ünlülere sarılmış, objektife gülümseyen ortak biri var. Kim dersiniz? Bizim Chris! Fotoğraf altından tam adını okuyorum: Chris Fallows. Ben bu ismi bir yerden çıkaracağım ama… Bir süre sonra hatırlıyorum, evdeki “Diving with Sharks” kitabında hem anılarını okumuş, hem de fotoğraflarını görmüştüm. Meğer bizim plastik tokyolu kaptan meşhur bir Büyük Beyaz fotoğrafçısıymış. Birden jeton düştü bende ve sabah çektiği tek karelik fotoğrafın onbinlerce dolarlık kıymetini anlayıverdim. Eh, o çığlık atmasın da kim atsın? Sana da hürmetler Chris Abi 🙂

Güney Afrika sularında geçen maceralarım da böylece bitiyor…

 

Fotoğraflar için Burak Tarım, Birant Akarslan, Emrah Özgöktürk’e teşekkürler.

PAYLAŞ:

1 Yorum

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.