Güney Afrika'da Yaşam

Güney Afrika notlarına devam...
Safariyi bitirdik ve gezimizin ikinci kısmı için 8 saatlik bir kara yolculuğundan sonra Johannesburg havaalanına döndük. Buradan istikamet Durban olacak, yani ülkenin Hint Okyanusu kıyısına gideceğiz. Internetten aldığımız, “Kulula” adında ucuzcu bir havayolundan biletimiz var. Fakat ekstra bagajlarımız yüzünden yine gerginiz. Baktık kontuardaki memur cömert dekolteli genç bir siyah kadın, hemen sarı saçlı, mavi gözlü Bora ve Burak’ı suratlarında sevimli bir gülümsemeyle ön saflara sürdük. Kadın cilveli cilveli işlemlerimizi yaptı ve bagajlarımızı sorunsuzca geçirdik.

Kulula, alem bir havayolu. Alanda bir baktık, uçağın üzerinde danseden yeşil, koca bir inek! Hoş. Bindik, güvenlik anonsları başladı. Bir an “Yahu doğru mu duyuyorum?” diye kulaklarımdan şüphe ettim. Kabin amiri son derece düzgün İngilizcesi ile şöyle şeyler söylüyor:

“Emniyet kemerlerinizi, o güzel kalçalarınızın etrafından geçirip gösterildiği şekilde bağlayın.”

“Kabindeki hava basıncı düştüğünde, şanslı olanlarınızın üzerindeki bölmeden oksijen maskeleri düşecektir. Çığlık atmaniz bittiğinde maskeyi yüzünüze geçirin.”

“Tüm titreşimli aletler, vibratörünüz dahil, uçuş güvenliğini etkilemektedir. Lütfen uçuş bitene kadar sabredin.”

Komik anonslar Durban’da havaalanına inince de devam etti:

“Zimbabwe’ye hoşgeldiniz!”.

“Tüm kişisel eşyalarınızı yanınıza aldığınızdan emin olun. Tabii artık ihtiyaç duymadığınız şeyleri bize bırakabilirsiniz: Çocuğunuz, eşiniz ya da kaynananız... 13 numaralı koltukta oturan beyefendi, siz de yanınızdaki sarışın kız arkadaşınızı bırakırsanız ekibimizin bazı üyeleri çok memnun olur.”

Durban’da havaalanında bizi, son derece gürültülü kahkahalar atan, çenesi biraz fazlaca düşük ve hala kim olduklarını tam olarak bilmediğim, orta yaşlı beyaz bir çift karşıladı ve yaklaşık iki saat uzaklıktaki Margate’e, kalacağımız motele götürdü.

Margate’e varınca Güney Afrika’daki gündelik hayat hakkında yavaş yavaş fikir sahibi olmaya, siyahlarla beyazlar arasındaki görünmez çizgileri hissetmeye başladık. İlk işaret daha motele (Nolangeni Lodge
) varır varmaz kendini gösterdi. Motel dediğim, Avusturyalı-Güney Afrikalı bir çiftin villası aslında. Kendileri villanın bir bölümünde yaşayıp kalan kısımdaki odaları kiralıyorlar. Daha bahçe kapısından girerken büyük, kırmızı harflerle yazılmış, tuhaf bir tabela ile karşılaştık: “ARMED RESPONSE”. Daha sonra birçok evin üzerinde de göreceğim bu tabelalar, burada oturanların mülklerine izinsiz girenlere silahla karşılık verme hakkı olduğunu söylüyor ve uyarıyor: “Evime, hatta bahçeme girme, vururum!” Ertesi sabah aydınlıkta daha iyi farkediyoruz; bulunduğumuz semtteki eli yüzü düzgün müstakil evlerin tamamı, yüksek duvarlar ve elektrikli tellerle çevrilmiş, Armed Response tabelalarıyla donatılmış durumda. Görünen o ki, beyazlar lüks villalarda düpedüz hapishane hayatı yaşıyor.

Bugün elektrikli çitler ardında yaşayan beyaz adam, Güney Afrika’nın varlığından Portekizli Barthelomeu Dias’ın 1488’de Ümit Burnu’nu keşfetmesiyle haberdar olmuş. Bir süre sonra, başka bir Portekizli olan Vasco de Gama buradan geçip Hindistan’a ulaşmayı başarınca İpek Yolu’na alternatif bir yol bulunmuş. 1600’lerin ortasından itibaren önce Avrupa-Hindistan arasında ticaret yapan, dünyanın ilk çokuluslu şirketi Dutch East India Company’nin gemileri için bir ikmal noktası kurulmuş Cape Town’a; ardından maceraperest, çiftçi Hollandalılar buraya göç etmeye başlamış. Dikkatinizi çekerim, burayı ilk keşfeden Batılı millet Portekizliler olmasına rağmen gelip yerleşenler Hollandalılar oluyor. Kendi dillerinde Boer (okunuşu Bur) deniyor bu çiftçilere. Bugünkü beyaz nüfusun yarısından fazlasının atası bu Boer’lar.

Geri kalan beyazların atası ise, 1795’te Cape Town’a el koyup “Burası benimdir arkadaş! Dünyanın en kuvvetli devleti olarak burayı ben sömüreceğim” diyen İngilizler. Aslında dertleri Hollandalılarla değil, Fransızlarla. Fransızlar’ın kendilerinden erken davranıp burayı kolonileştirmesinden korktukları için koşa koşa Güney Afrika’yı işgal etmişler. Hollandalılar ne yapsın, bir süre sonra daha kuzeye ve iç bölgelere çekilip kendi eyalet/devletlerini kurmuşlar. Bunlardan biri Orange State, diğeri ise Transvaal. Yerlileri köleleri olarak kullanmaya devam ederek bir süre mutlu mesut yaşamışlar. Derken bir gün elmas ve altın madenleri bulunmuş Boer topraklarında. İngilizler madenlerden pay istemiş ve Boer-Anglo savaşları patlamış. 1902’de İngilizler galip gelmiş, topraklar birleştirilmiş.

Bu arada filler tepişirken çimenler ezilmiş tabii. 1924’te ırkçılık resmileşmiş. 1934’te de siyahların seçme, seçilme ve vatandaşlık hakları ellerinden alınmış. Nazi Almanyası’nda bile olmayan resmi ırkçılık dünyadan yükselen tepkilere rağmen tüm şiddetiyle yıllarca devam etmiş.

Benim 80’lerin ortasına tekabül eden ortaokul hayatımın en popüler şarkılarından biri "Gimme Hope Jo'anna"ydı. Eddy Grant söylerdi. Biz de partilerde, diskolarda, şarkının “Hope” kısmında hop hop zıplayarak dans ederdik. Bu son derece neşeli şarkının neden bahsettiğini birazcık bilsek de, protest tavrını ve içerdiği göndermeleri yarım yamalak İngilizcemizle kavramaktan acizdik. O yüzden Eddy Grant’in şarkıda Jo’anna diye seslendiği kişinin, bir kişi olmayıp Johannesburg’daki ırkçı beyaz hükümet olduğunu da yıllar sonra anladım. Zaten ben “apartheid”ın ne olduğunu da tam olarak bilmiyordum, çünkü aklım hayalim almıyordu böyle bir şeyi. Eddy Grant, benim gibiler durumun farkına varsınlar, protesto etsinler, “Jo’anna” üzerinde baskı kursunlar diye yapmıştı bu şarkıyı.

Well Johanna she runs a country
She runs in Durban and the Transvaal
She makes a few of her people happy, oh
She don't care about the rest at all
She's got a system they call apartheid
It keeps a brother in a subjection
But maybe pressure can make Jo'anna see
How everybody could a live as one


Şarkı nasıl bir etki yarattı bilinmez, ama yıllarca süren uluslararası baskılara rağmen burnundan kıl aldırmayan Jo’anna’nın tavrını değiştiren olaylar zinciri, komşusu Namibya’nın 80’lerin başında Almanya’dan bağımsızlığı kazanmak için çıkardığı isyanlarla başladı. Komşuda pişen Güney Afrika’ya da düştü, siyahlar daha sert isyan etti, hükümet daha sert müdahale etti, ortalık daha bir kan revan oldu, uluslararası camiadan protestolar daha yüksek sesle çıkmaya başladı... Derken 1990’da başkanlık el değiştirdi. Yeni başkan Frederik Willem de Klerk seçildikten hemen sonra Nelson Mandela başta olmak üzere birçok tutukluyu salıverdi, ırkçı yasalar kaldırıldı, siyahlara yeniden seçme ve seçilme hakkı tanındı. 1994’teki ilk serbest genel seçimlerinde Nelson Mandela’nın başında olduğu ve halen hükümet olan African National Congress (ANC) yönetime geldi. Bu iki adam 1993’te birlikte Nobel Barış Ödülü’nü aldılar.

Bugün Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 41 milyon siyah, 6 milyon kadar da beyaz yaşıyor. Ama hızla azalıyormuş beyazların sayısı. Meslek sahibi beyazlar Avustralya’ya, Amerika’ya göç ediyormuş. Sebep: Beyazlara karşı yükselen şiddet. Safarideki rehberimiz Henry beyazlar arasında yapılan bir şakayı anlatmıştı:
- Bir turist ile bir ırkçı Güney Afrika’lı beyaz arasındaki fark nedir?
- 2 hafta.


“Beyazların çoğu ırkçıdır burada” demişti. “Ama çoğu son yıllarda böyle olmuşlardır. Siyahların beyazlara karşı işlediği suçlar yüzünden. Jo’burg’de hiçbir beyazın can güvenliği yok.” Margate’teki evsahibimiz Herbert`e göre beyazların evlerinin alarmı çalınca polisler daha geç geliyorlardı. Umkomaas’ta evlerine konuk olduğumuz Dietmar Posch - Rafaella Schlegel çiftinin tecrübesi daha üzücüydü: Dietmar birkaç sene önce bir siyah tarafından sokakta sebepsiz yere, ölesiye dövülmüştü. Bugün elmacık kemiği yerine platin tabaka taşıyordu sağ yanağında.

ANC, yani siyahlar, 14 yıldır iktidarda olmasına iktidardalar. Fakat hükümetteki yolsuzluklar ve cahillikler yüzünden, iktidarda olmanın iyileştirici etkisini günlük hayatlarında pek görememişler. Hala en kötü işlerde, en düşük ücretle çalışıyorlar. Güney Afrika’nın zenginlikleri ve ekonominin çarkları hala beyazların elinde. Siyahlar kendi ülkelerinin efendileri olamıyorlar bir türlü. Bu yüzden ırkçılık kanunlardan silinmiş olsa da, kalplerden silinmiyor kolay kolay. Derinleşip duruyor karşılıklı.

1994’te yeni iktidar, yeni anayasa ile başlamış işe. Ve her etnik kökene eşit davranma hassasiyeti ile İngilizce ve Afrikaans dışında, Zulu başta olmak üzere 11 yerel dili daha resmi dil kabul etmiş. Benim gözlemlediğim kadarıyla günlük hayatta İngilizce’yi herkes, ama az ama çok, anlıyor ve konuşuyor. Afrikaans ise beyazların çoğunluğunu oluşturan Boer torunlarının dili, Flamanca’nın bozulmuş bir versiyonu. Bizim Henry “Yeterince yavaş konuşursak birbirimizi anlarız” demişti Hollandalılar için. Yeterince yavaş konuşursak biz de Asya’nın yarısı ile anlaşırız, ona bakarsak.

Dünyanın geri kalanının aksine, burada zencilere hala siyah/black de-n(ebil)iyor. Tüm etnik dillere de kısaca black languages... Ama Güney Afrika yalnızca siyahlardan ve beyazlardan oluşmuyor; bir de “renkliler” var!

Renkliler”, Dutch East India Company’nin 1600’lerin ortasından itibaren çalıştırmak üzere Malezya ve Endonezya’dan buraya getirdiği Malaylar (ve bunlardan beyazlar ya da siyahlarla karışarak melezleşenler). Yine çalıştırılmak üzere getirilen Hintliler ve ticaret yapmak üzere getirilen Çinliler ülkenin diğer azınlıklarını oluşturuyor. ‘94’te sesleri biraz daha kuvvetli çıksaymış Malayca, Sanskritçe ve Çince’nin de resmi dil sayılması içten bile değilmiş bana kalırsa...

Cape Town yakınlarındaki Simon’s Town’da gittiğimiz bir restorandaki garson kızlardan birinin ensesinde ayyıldız dövmesi görünce dayanamadık, “ne iş?” diye sorduk. Meğer bu restorandan önce, Akdeniz’de dolaşan büyük tur gemilerinden birinde garsonluk yapıyormuş Bianca. Türkiye’yi o kadar sevmiş ki, Kuşadası’nda ayyıldızı ensesine dövme olarak kazıtmış. Kumral, renkli gözlü, buğday tenli ve biraz tombulca bir kız olan Bianca konuşurken durduk yere “Ben renkliyim” diye açıklayınca, ne kadar kafa yorsam da bu ülkede kimin ne renk olduğunu bir türlü anlayamayacağıma karar verdim.

Rengi ne olursa olsun, bütün Güney Afrikalılar’ı hedef alan en büyük tehdit ise AIDS. İnanılması gerçekten güç, fakat her 6 kişiden biri HIV pozitif bu ülkede. Yani yaklaşık 8 milyon kişi. Üstelik iç savaşlar ve açlık yüzünden diğer Afrika ülkelerinden kaçıp Güney Afrika’ya sığınan mülteciler bu rakama dahil değil. Cape Town’da gördüğümüz, teneke barakalardan oluşan ve içinde 300.000 kişinin yaşadığı hesap edilen mülteci kampının %80’inin HIV pozitif olduğu tahmin ediliyormuş. Hastalığın yayılması kontrol edilemediği için çareyi kampı elektrikli tellerle çevirip giriş-çıkışı yasaklamakta bulmuşlar. Margate’te Herbert, ANC’nin gelecekte başkan olmasına kesin gözüyle bakılan başkan yardımcısının geçenlerde genç bir kıza tecavüz ettiğini, kızın HIV pozitif olduğu ortaya çıkınca adamın “olaydan sonra” sıcak duş aldığı için kendisine birşey olmayacağını açıkladığını anlattı. Balık baştan kokmuştu zaten, cehalet dizboyuydu, bu ülke adam olmazdı. Umkomaas’ta Dietmar-Rafaella çiftine konuk olduğumuz akşam ise, misafirlerden biri, genç bir beyaz kadın, bize babasının AIDS’ten öldüğünü, annesinin ve üvey kardeşinin de taşıyıcı olduğunu anlattı sakin sakin.

Ne Güney Afrika’yı, ne de başka bir ülkeyi tanımak ve anlamak için bu kadar kısa bir seyahat yetmez. Ama titreyip kendimize gelmemiz ve dünyaya baktığımız gözlük çerçevelerimizi değiştirmemiz için küçücük olaylar bile yeterli. Yine Henry’nin bir incisiyle bitireyim:

“Sizde trafik terstendi, değil mi?”

Share this post!

Bookmark and Share

1 yorum:

Yurtdışı Delisi dedi ki...

Kesinlikle gidilesi ve görülesi bir yer