Bazen uzun ve koşturmacalı seyahatlere ara verip dinlenmek gerekiyor. Bu ihtiyaç içindeki bendeniz ve saz arkadaşlarım, sıcak güneşin altında devrilip yatabileceğimiz, canımız isteyince denize girip canımız isteyince uyuyabileceğimiz, teknede kalıp bol bol dalış yapabileceğimiz, sualtı hayatı zengin, hizmet anlayışı gelişmiş bir hipopotam tatili için daha önce görmediğimiz Maldivler ’e gitmeye karar verdik.

Okuyacaklarınız bu seyahatin günlüğüdür.

27 Eylül 2008 Cumartesi + 28 Eylül 2008 Pazar

Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece Emirates ile 4 saatte Dubai’ye uçtuk. Dubai Havaalanı herhalde dünyanın en hareketli havaalanlarından biri. Bir çok yönde aktarma istasyonu olduğu gecenin bir vakti, hatta sabaha karşı bile gündüz gibi ışıl ışıl ve müthiş kalabalık. Tüm bekleme alanları uyuyan insanlarla dolu. Koltuklar, yerler, ağaçların altı… Ağaçlar evet. Adamlar havaalanının içine gerçek boyutta yapma palmiyeler koymuş, aktarma için bekleyenler de ağaçların altına uzanıvermiş. Lazım olur diye ipucu vereyim: Boş bulduğunuz yere, halının üzerine uzanın. Kafanızı oturma koltuklarının altına sokup el bagajınızı da kafanızın altına yastık yaptınız mı, hem güvenli hem de rahat bir geceleme garanti. Tatlı rüyalar!

Dubai’deki 2 saatlik beklememizi elektronik ıvır zıvırın önünde oyalarak geçirdikten sonra, 4 saatlik bir uçuşla Maldivler’in başkenti Male’ye, oradan da Island Havayolları’na ait pervaneli küçük bir uçakla 40 dakika uzaklıktaki Hanimaadhoo’ya geldik. Bu sonuncu uçağa binmeden önce, bagaja vereceğimiz bavullardan başka, el bagajlarımızın yanı sıra bizi de tartıya çıkartıp kaç kilo olduğumuza baktılar. Bir an için, biniş kartı yerine diyet listesi verecekler sandım!

Maldivler bilindiği üzere, aslında bir adalar topluluğu. Hatta ada da değil, atoller topluluğu. Uçaktan aşağı bakınca görüntü gerçekten ilginç, halka halka bir sürü atol yanyana sıralanıyor. 1200’den fazla olduğu tahmin edilen bu halkaların kimi sadece mercandan oluşurken, kiminde küçük bir kumluk ya da uzun bir plaj da var. Kimileri ise üzerinde palmiyeleri ve balayı tesisleri ile tatlı birer tropik ada.

Öğle saatlerinde Hanimaadhoo’da bizi bekleyen teknemiz Amba’ya nihayet ulaştık. Gayet büyük ve konforlu teknemizde bizden başka bir Türk grubu daha var. Ayrıca bir grup Alman, iki Çinli, bir de Avustralyalı kadroyu tamamlıyor. İlk gün yol yorgunluğu nedeniyle dalış yapılmıyor. Zaten o kadar uykusuzuz ki, tekne briefing’ini yarım yamalak dinleyip kendimizi kamaralara attık ve kütük gibi uyuduk.

29 Eylül 2008, Pazartesi

06.30’da saatin alarmı ile uyandım. Birkaç dakika sonra güvertedeki çan çaldı. Bu çan, ilk dalışın briefing’inin az sonra başlayacağı anlamına geliyor. Henüz uykumu tam alamamış olduğumdan söylene söylene yukarı çıkıp kendime bir çay koydum. İlk dalışımızı bulunduğumuz yerde yapacakmışız. Rehberimiz kırık dökük İngilizcesiyle bir şeyler anlattı, ama doğrusu pek konsantre olamadım. Neyse, suyun altında anlayacağız artık durumu.

Dalışlar Amba’nın yanı sıra giden ayrı bir tekneden yapılıyor. Bu teknelere Dhondi diyorlar burada. Bu dhondi, içinde sadece dalış malzemelerimizin olduğu bir çeşit taka. Her gün üç dalış yapılacak: Birincisi 07.00’de kahvaltıdan önce, ikincisi 11.00 gibi kahvaltı ile öğle yemeği arası, üçüncüsü 15.00’te öğle yemeğinden sonra. Scuba’mızı ilk dalış öncesi bir kere biz bağladık, sonraki tüm dalışlarda ekipmanımız tekne mürettebatı tarafından değiştirildi ve hazırlandı. Bunun ne büyük rahatlık olduğunu yine dalış yapanlar anlar. Sök, taşı, yıka, bağla, sök, taşı, yıka, bağla… Bir süre sonra bu iş işkence olur, sizi canınızdan bezdirir. O yüzden lüksü bulunca gözlerimiz parladı. Her dalış merkezinde de yoktur bu hizmet.

İlk dalışımızda minik tropik balıklar, çok düşük görüş mesafesi ve mehter marşı ritimli bir akıntı karşıladı bizi. Bu tip akıntıda palet vurmak beyhude bir çabadır. Akıntı sizi biraz ileri atar, sonra aynen geri çeker. Bir yere gidemezsiniz. Yapılması gereken doğaya teslim olup akıntıyla birlikte hareket etmektir. Biz de dalış boyunca bütün balıklarla birlikte, iki ileri bir geri, suyun içinde asılı sallanıp durduk. Akıntıdan kaçıp bir kayanın altına saklanmış küçük bir kaplumbağa ise dalışımızın neşesi oldu.

İkinci dalışı Baarah resifinde aynı mehter akıntı eşliğinde yaptık. Sarı balık sürüleri ile birlikte mercan tarlaları üzerinde dolaşırken meraklı bir manta yanımıza geldi, uzun uzun bizi inceledi. Bu manta denen mahlukatı su altında ilk kez gören insan evladı, Battlestar Galactica’daki Saylonlular geldi sanır. Öyle acaip, devasa, uzay gemisi gibi bir hayvandır. Su altında uçar. Evet, bildiğiniz kanat çırparak kuş misali uçar. Kanat açıklığı ortalama 3-4 metredir. Dolayısıyla ilk gördüğünüzde tırsmanız gayet normaldir.

Son dalışımızı da Finey resifinde yaptık. Suya atladığımız noktada burnumuzun ucunu anca görüyorduk, zar zor resifi bulduk. Bulduğumuz anda da karşımıza ‘giant travelley’ denen, boyu insandan büyük, dev akyalar çıktı. Yunusu, köpekbalığını, balinayı hepimiz bildiğimiz için varlıklarına şaşırmıyoruz. Oltaya takılan dev balıklar da, sonuçta artık ölmüş olduklarından, insanda pek bir heyecan uyandırmıyor. Fakat tabağınızda görmeye alıştığınız şekil şemalde bir balığı, kendi cüssenizden daha büyük ve hareket ederken görünce insan bir heyecanlanıyor tabii ki… Biz de bu heyecanla bir süre dev akyaların peşinden palet çırptıysak da mehter akıntısı yüzünden tez zamanda aklımız başımıza geldi, pes ettik.

30 Eylül 2008, Salı 

Sabah yine çanla uyandım. Kısa bir briefing’den sonra kendimizi suda bulduk. Bu kez dalış yaptığımız noktanın adı Hirimaradhoo. Sualtı hakikaten cıvıl cıvıl. Türlü çeşit, renkli renkli balıklar oradan oraya koşuyor. Bir tarafta akya sürüleri, diğer yönden baraküdalar yüzüyor. Derken önümüzden 8 tane gri resif köpekbalığı geçti. Birkaç sancak balığının peşinde epeyce koştuktan sonra kafamı bir kaldırdım, bir manta güneşin altında süzülüyor…

İkinci dalışı Theefaridhoo denen noktada, son dalışı ise Muraidhoo resifinde sıkı akıntı yüzünden ağır kardiovasküler antrenman ayarında geçirdik. Kırkbeş dakika boyunca akıntıya karşı palet vurmaktan akciğerlerimiz körük oldu. Tüpteki havaları solumadık, içtik adeta. Hani mümkün olsa, sudan kan ter içinde çıkacaktım. Akıntıyla boğuşmaktan tadına tam varamadıysak da, daldığımız resif rengarenk yumuşak mercanlarla ve mavi gövdeli torba anemonlarla dolu nefis bir yerdi.

Dalışlar bitip de ana tekneye dönmeden önce, üzerinde kimsenin yaşamadığı yakınımızdaki minik tropik adaya çıkmayı isteyip istemediğimizi sordular. Çepeçevre uzanan kumsalı ve üzerindeki palmiye ağaçlarıyla ada son derece çekici göründü gözümüze. Biraz yüzer güneşlenir, kumsalda yatar dinleniriz diye düşünerek kabul ettik. “Buyrun atlayın, yüze yüze gidin, biz sizi bir saat sonra alırız” dedi bizim rehber. Ne yazık ki farkında değiliz, adanın etrafı tamamen mercanlarla çevrili. Öyle yüze yüze çıkmak, mercanlara ya da kendine zarar vermeden mümkün değil. Fakat bir kere suya atlamış bulunduk, tekne de gitti, geri de dönemiyoruz. Atalarımız ne demiş, akılsız başın cezasını ayaklar çeker! Bir kısmımız mercan kırıp dökerek, bazılarımız da ayak bacak yararak kan revan içinde karaya çıktık. Çıktık çıkmasına ama bu şartlarda yüzmek zaten mümkün değil! Biz çıkana kadar güneş de iyice alçaldı, yatıp bronzlaşacak bir durum da kalmadı. Adanın içine doğru yürümek için hamle ettik, içine girdiğimiz cangıldan tırsıp 10 metre sonra geri çıktık. E n’apacağız peki? Adanın ne büyüklüğünü, ne şeklini biliyoruz ama, etrafını yürüyelim bari dedik. Bizden korkup kumda sağa sola kaçışan yengeçlerle, türlü kabuklu hayvanatla, suyun kıyısında sakin sakin yatarken yaklaştığımızı hissedip derine topuklayan yılan balıklarıyla eğlenerek, sohbet ederek adayı tam bir tur döndüğümüz sırada güneş battı. Bizi almaya gelen sürat motoruna aynı maceralı mercan geçişinden sonra nihayet vardık da, Törkiş Lost maceramız da burada hayırlısıyla bitti.

1 Ekim 2008, Çarşamba 

Dalışların üçüncü günü itibariyle kulaklarım tıkanma alametleri göstermeye başladı. Bizim ekip çoktan Sudafed almaya başlamıştı, ben de aralarına katıldım.

Bugün sabahki dalışlarda maalesef pek bir numara yoktu. Değişiklik olarak 15.00’teki dalış yerine gece dalışı yapılmasına karar verildi. Aradaki bol vakitte yakındaki bir balıkçı köyünü gezmeye gittik. Bizim rehber balıkçı köyü deyince, ağ ören adamlar, sazdan kulubeler, sepet sepet yemler falan bekliyorum. Onun yerine tek katlı çirkin beton binalar ve gürültülü bir seçim propagandası buldum. 2000 kişilik bu köyde haftaya başkanlık seçimleri varmış. Ne başkanlığı olduğunu tam çözemedim. Her köşe başında asılı seçim afişlerindeki tiplere bakacak olursak, bu seçim ya devlet başkanlığı için ya da mahalle muhtarlığı…

Maldivler Müslüman bir ülke. Daha girişte bir form dolduruyor, ülkeye alkol, domuz eti vb sokmayacağınızın garantisini veriyorsunuz. O yüzden adaya çıkarken efendi efendi giyinmemiz hususunda tekne mürettebatımız tarafından uyarıldık. Birazcık giyinmek bile bu sıcakta bana afakanlar basmasına yetti, ama adadaki kadınları görünce daha bir bunaldım. Maldivler’in ortasında tropik bir adada, tepeden tırnağa örtülüler. Bayramdan ötürü olsa gerek, morlar, pembeler, yeşiller, pullar ve payetler içindeler. Yalnız türbanlar tek renk: Siyah.

Adada gezerken gördüğümüz enteresan şeylerden biri kadınlara özel bir cami olması, bir diğeri ise ilkokulun sadece iki duvarının olmasıydı. Sınıfların bir yanı bahçe, bir yanı sokak. Dolayısıyla püfür püfür. Kadınlar bunalıyor ama, hiç değilse çocuklar rahat.

Bir başka ilginç görüntü ağaçların tepesindeydi. “Ekmek meyvesi” dedikleri bir meyvenin yarasalar tarafından yenmesini önlemek için ağaçlardaki meyveleri plastik şişelerin içinde korumaya almışlar. Nasıl becermişler, bilmiyorum. Meyveler dalından kopmadığı halde şişenin içinde duruyor. Her ağaçta böyle 10-15 şişe. Yarasalar da bildiğimiz yarasa değil zaten, gündüz uçan “meyva yarasası”. Tekneye dönmek için kumsala geldiğimizde bizim rehber Şahin elinde bir torba “ekmek meyvesi” ile geldi. İnce dilimlerin görüntüsü ananasa benziyor, ancak tadı tuzlu. Patates cipsi yahu bu! Artık kurutmuşlar mı, kızartmışlar mı, her ne yapmışlarsa, tadı resmen bildiğimiz cips. İşin güzel tarafı, yağlı değil. Yedikten sonra eller ve vicdan temiz kalıyor. Bu satırları okuyan girişimci Türk gençlerine tüyom olsun, bunu Türkiye’ye getirin, zengin olursunuz. Üstelik %100 organik!

Meyve demişken söylemeden geçmeyeyim, her dalıştan sonra ince halkalar halinde dilimlenmiş taze hindistancevizi ikram ediyorlar teknede. Tadı gerçekten nefis, taze bademe benziyor, hapur hupur yiyoruz. Üstelik tok tutuyor. İkinci tüyom da bu olsun. Getirin bunu Türkiye’ye, alışveriş merkezlerinde hot dog, mısır vs satar gibi taze hindistancevizi dilimi satın.

Gece dalışını Magic Mushroom denen, mantar şeklindeki küçük bir mercan kayalığında yaptık. Kayaların arasında uyuyan iki Napolyon balığını fenerlerimizle biraz rahatsız ettiysek de pek aldırmadılar. Balıkların da, insanlar gibi, gece kovuklarına girip uyuduklarını görmek enteresan. Fakat bunların bazıları çok haşarı, çok afacan canım. Uyumuyorlar. Minik ve milyonlarcası bir arada hareket eden gümüş balıkları, biz çapa ipinden yukarı çıkarken elimizdeki fenerlerin ışığına gelip etrafımızı sardı, oramıza buramıza çarpıp durdu. Delirmiş gibi hızlı hareket ettikleri için bayağı canım yandı. Böyle ipte balıklarla cebelleşirken, bir baktım bunlardan biri benim saz arkadaşlarından birinin kulağına girdi. Balık beyne doğru ilerlemek için üstün bir çaba sarfederken bizimki hayvanı can havliyle kuyruğundan yakalayıp çıkardı. Böylece adını tarihe “kulağına balık kaçan adam” olarak altın harflerle yazdırdı 🙂

2 Ekim 2008, Perşembe 

Yine 06.30 çanıyla uyandım. Benim ne kadar uyku düşkünü olduğumu bilenler, üstelik tatilde, her sabah 06.30’da kalktığıma inanmaz. İşin sırrı, öğleden sonra uyuyacağını bilmekte. Erken dalış yapmanın güzel tarafı, saat dokuz bile olmadan güzel bir duş almış, zihnin uyanmış, bütün duyuların açılmış (ama kulakların tıkanmış :), zinde bir şekilde kahvaltıya oturmak. Gerçi açılan iştahı dizginlemek de biraz zor oluyor ama neyse…

Sabah sabah bir sürprizle karşılaştık. Kurusun diye güverteye astığımız havlularımızın yerinde yeller esiyor. Azıcık rüzgar çıkmış, havlular sizlere ömür. Hava ne kadar sıcak olursa olsun lazım oluyor bu meret.

İlk dalışı Shark Point diye bir noktaya yaptık, fakat adının şanına yakışmayan bir dalış oldu, sadece iki tane gri resif köpekbalığı gördük. Kahvaltıdan sonra biraz kitap okuyup biraz kestirdim. Çan sesi ikinci dalışın vaktinin geldiğini bildirdi.

İkinci dalışımızı Naivaadhoo mağarasına yaptık. Yaklaşık 50 metre genişliğinde, 35 metre yüksekliğinde bir girişi olan, geniş bir kovuk aslında burası. Duvarları mercanlarla kaplı. Dikkatlice içerde dolaşırken kuytu bir köşede kovuğun sahibini gördük: İki metrelik bir hemşire köpekbalığı. Karşısında, Japon turistler gibi ellerinde fotoğraf makineleri ve fenerlerle 20 kişiyi görünce hayvan sinirlendi tabii. Bir sağa bir sola kıvrıldı, kaldırdığı kumların yarattığı bulut sayesinde ortalıktan sıvıştı. Mağaradan sonra çıktığımız mercan platosunda kaplumbağa, müren ve akyalara selam verip güzel dalışımızı tamamladık.

Üçüncü dalışımızı tekrar Magic Mushroom’a yaptık, bu kez gündüz gözüyle. Mantarın etrafında biraz dolaştıktan sonra 150 metre ilerideki, kocaman masa mercanlarla dolu platoya gittik. Derinlik sadece 5 metre olduğu için, güneş ışığı vurunca insan kendini koca bir akvaryumda sanıyor. Ben de Nemo’ların, Dörrie’lerin peşinde dakikalarca koşturdum.

Dalışlar bitti, tekneye döndük. Akşam yemeği bu sefer teknede olmayacakmış. Karada barbekü yapacakmışız. Uyuyarak, çektiğimiz fotoğraflara bakarak, kitap okuyarak biraz vakit geçirdik. Hava kararınca minik bir kayığa doluştuk. Bu gece ay yok. Fakat yıldızlar binlerce. Kafamızın üzerinde minik led ışıklardan oluşan bir şemsiye var sanki. On dakika sonra barbekü yapacağımız yere geldik. Burası bir ada değil, denizin ortasında bir kumluk sadece. Mürettebat, biz teknede yan gelip yatarken epey çalışmış. Konserve tenekesinden bozma kandiller etrafı aydınlatıyor, büyük palmiye yaprakları yemek büfesini çevreliyor. Biraz ilerleyince yemek masamızı gördük: Etrafı ayaklarımızı koyabileceğimiz genişlikte bir hendekle çevreli, kumdan bir manta heykeli! O kadar güzel yapılmış ki, hayran kaldım, oturmaya kıyamadım bozulmasın diye. Yemekler yenirken fonda büyük bir ateş yakılıp bizim diğer Türk gruptan biri de gitarını çıkarıp şarkı söylemeye başlayınca, ortam hakikaten Amerikan gençlik filmlerindeki kumsal partilerine döndü. Biraz sonra da gecenin assolistleri belli oldu: Aşçısından kaptanına, garsonundan miçosuna bizim bütün tekne mürettebatı! Ellerinde davullarla geleneksel Maldiv şarkıları söylediler. Gecemiz -gelişimizdeki rahatlığın aksine- küçücük kayığa tam 21 kişi, üst üste alt alta doluşup “Batacak mıyız, batmayacak mıyız?” diye endişelene endişelene tekneye dönmemizle son buldu.

3 Ekim 2008, Cuma 

Son dalış günümüzde de gri resif köpekbalıkları, Napolyon’lar, Giant Travelley’ler, kocaman vatozlar bizimleydi. Akıntı yine o kadar kuvvetliydi ki, Superman gibi bir yumruğum önde, uçar pozda filme alındım! Son dalışımızı yaptığımız batık 1961’de buradan geçmekte olan bir gemiymiş, mercanlara girmiş. Şimdi milyonlarca ama milyonlarca balığa ev sahipliği yapıyor. Akıntının da yardımıyla balık bulutunun içinde geçen bir dalış yaparak Maldivler ’deki sualtı maceramızı bitirdik.

4 Ekim 2008, Cumartesi

Günlerdir çan sesiyle uyana uyana Pavlov’un köpeği gibi olmuşuz. Hiçbir zorunluluğumuz olmamasına rağmen bu sabah çan çalar çalmaz bütün grubumuz hazıroldaydı. Kahvaltıdan sonra dalış malzemelerimizi topladık, çantalarımıza unutulan son eşyalarımızı tıkıştırdık, herkesle vedalaştık ve karaya çıktık. Planımız, son günümüzü bembeyaz kumsalda ve çarşaf gibi turkuaz rengi denizde geçirmekti. Nitekim kumsalda kiraladığımız klimalı iki odaya eşyalarımızı atıp hemen denize koştuk. Çocuklar gibi şen daldık, çıktık. Öğleden sonra, elimizde kitabımız, beyaz pikeli yataklarımızda uyuyakaldık. Akşamüstü güneş batarken yine denize girip, bulutlarda gizlenmiş koyunları, filleri, kuşları bulmaya çalışırken son günümüz de bitti ve uçağa binip eve dönme vakti geldi.

Male’ye gitmek üzere bindiğimiz pervaneli uçak o kadar küçüktü ki, kapasiteyi artırmak için en arka sırayı otobüs gibi beşlemişler. Bir yaşıma daha girdim! Dönüşte gördüğüm çeşitli panoları da burada sıralayayım da, bu Maldivler yazısı da neşe içinde bitsin:

Dubai’de havaalanındaki bir araç kiralama şirketinin tabelası: BIN HADI rent a car

Dubai’de bir adamın elindeki karşılama panosu: Laura from New York

Ve en güzeli: Male’de limanda bir teknenin adı: One & Only 2 

🙂

PAYLAŞ:

Benzer Maceralara Göz At

1 Yorum

Bir Cevap Yazın