Güney Afrika macerası - Safari

Afrika’da safari denince eminim sizin de hayalinizde belgesellerde gördüğünüz bazı sahneler canlanıyor: Tek tük büyük ağaçların olduğu uçsuz bucaksız, fakat yemyeşil bir arazide filler, zebralar, zürafalar sürüler halinde koşuyor, siz de yanlarında cipinizle yol alıyor, elinizde dürbün yarıbelinize kadar dışarı sarkıyorsunuz.

Yok öyle birşey.

Belki Kenya’da, Tanzanya’da bu görüntüler olabilir. Ama Güney Afrika’da safari, belgesellerde gördüklerinizden farklı.

Birincisi öyle geniş, uçsuz bucaksız, alabildiğine açık bir arazide yol almıyorsunuz. Aslında arazi geniş olmasına çok geniş, fakat çalımsı bir bitki örtüsü her yeri kaplıyor. Ağaçlar zaman zaman uzun ve sık, bazense bodur ve tek tük. Net görüş açınız 20-25 metre ile sınırlı.


İkincisi, Afrika’daki diğer benzerlerinin aksine Kruger Milli Parkı’nın tamamı asfalt ana yollar ve toprak yan yollarla kuşatılmış durumda. Ortalama 20-30 km/s hızla gezilebiliyor. Öyle yoldan çıkayım, kendimi ovalara vurayım, hayvanların peşinden gaza basayım diye bir durum yok. Yolların gittiği yerler belli, döndüğü yerler belli. Zaten her sürücünün elinde de bir harita oluyor.

Üçüncüsü, hayvanlar durduk yerde sürüler halinde oradan oraya koşmuyor. Çoğu zaman sakin sakin ağaç kemiriyorlar ve bir su birikintisinin etrafında pinekliyorlar. Onları görebilmek için gözlerinizi pür dikkat açmanız yetmiyor, biraz da şansınızın yaver gitmesi gerekiyor. Zırt pırt yola atlamaları söz konusu olduğu gibi, saatlerce hiçbir canlı görmeden yol almanız da gayet mümkün. Unutmamak lazım, belgesellerdeki o etkileyici görüntüleri yakalamak için adamlar günlerce, hatta haftalarca aynı noktada pusuya yatıyorlar. Aylarca parka gidip geliyor, sonunda yarım saatlik bir film yapıyorlar.


Dördüncüsü, araçtan sarkmanız, hele hele dışarı çıkmanız kesinlikle yasak. Kruger Milli Parkı’nda ziyaretçilerin başına gelen ölümlü kazaların tamamı araçlarından inmeleri nedeniyle meydana gelmiş. Hayvanlar sizden çok uzakta miskin miskin oturuyor görünebilir, hatta görüş mesafenizin içinde herhangi bir canlı bile olmayabilir. Yine de aracınızda kalmaya devam etmeniz gerektiği konusunda sıkı sıkı uyarılıyorsunuz. Çoğu zaman sizin tembel teneke zannetiğiniz hayvanlar bile, cüsselerinden veya fizyolojilerinden beklenmeyecek kadar hızlı ve atik olabiliyorlar. Örneğin kısacık ayaklı bir timsah bile karada 40 km hızla koşabiliyor. Araçtan inebileceğiniz tek istisna yer, zaman zaman karşınıza çıkan gözetleme noktaları. Bu mola yerlerinden birinde tanıştığımız, 59 yıl Kruger’da çalıştıktan sonra emekli olup onursal korucu ünvanını almış bir İngiliz amca, bize cipimizin pencerelerini de açık bırakmamamızı salık verdi, maymunlar fotoğraf makinelerini kapıp gözden kayboluyormuş zira! Yok ben illa ayağımı toprağa basacağım diyorsanız, onun da kolayı var, size bir yürüyüş safarisi verelim diyorlar. Bu ne perhiz demeyin, başınızda bir bilen olduktan sonra herşey mümkün.

Bütün bunlar bir tarafa, safari müthiş bir deneyim. Henüz tek basamaklı yaşlarımızda Gülhane Parkı’nda tanıştığımız nice güzel ve mağrur hayvanı kendi doğal ortamlarında görüp de etkilenmemek çok zor.

Kruger’ın en önemli olayı ise “Büyük Beş”i, nam-ı diğer “the Big Five”ı görmek!

“Büyük Beş” adı, avcıların aslan, fil, leopar, bizon ve gergedana taktığı lakap. Afrika’nın avlanması en tehlikeli vahşi canlıları olmaları nedeniyle bu isimle anılan bu iri hayvanların beşini birden görmek ayrıcalık kabul ediliyor. Kruger’da fil ve bizon sayıca bol olduğundan görmek zor değil, ancak diğerlerini görebilmek için hakikaten şansın size gülmesi gerekiyor.

Biz, ikibuçuk günlük kısa safarimizde Büyük Beş’in dördünü görerek kendi çapımızda bir rekora imza attık. Daha kampa girerken yaptığımız gece yolculuğunda “görülmesi en zor” denen leoparı, cipimizin hemen yanında, yalnızca 1 metre uzağımızda salınırken izledik. Gündüz yüksek yerlerde gizlenip geceleri avlanmak için ortaya çıkan leoparı, saat 17.30’da kampa dönme zorunluluğu yüzünden görmek neredeyse imkansız. Bu yüzden Büyük Beş’i tamamlamak isteyen turistler için korucular eşliğinde özel gece safarileri yapılıyor. Tabii ki ekstra ücret karşılığı! Biz ise, geç gelip iki saat kapıda kalmanın acısını bedava leopar görerek çıkarmış olduk :)

Ertesi gün ise, biraz uzaktan da olsa, tembel tembel yatan dört kişilik mağrur bir aslan ailesiyle tanıştık. Tanıştık derken, dürbünle baktık alt tarafı! Safariye gitmeye niyetiniz varsa almanız gereken olmazsa olmaz iki ekipman var: Biri dürbün, biri de -eğer fotoğraf çekiyorsanız- teleobjektif. Hadi tele neyse de, dürbününüz yoksa safariden birşey anlamayacağınızı ben size garanti ediyorum.

Göremediğimiz tek “büyük” gergedandı. Sebep basit. Gergedanlar, boynuzunun cinsel güç verdiğine inanıldığı için, yasak olmasına rağmen yıllarca vahşice avlandıklarından kala kala bir avuç kalmış durumdalar. Özellikle siyah gergedan sayısı türün tehlikeye düşmesine sebep olacak kadar azalmış durumda.

Fakat sanmayın ki Kruger’da gördüğümüz hayvanlar bunlarla sınırlı. Tam bir cümbüş halinde, zebradan su aygırına, antiloptan kartala, yaban domuzundan timsaha, babundan zürafaya, albatrostan sırtlana onlarca değişik hayvan gördük. Bunların sürülerini otlarken, koşarken, yatarken, zıplarken izledik. Bu arada, bir önyargıyı da ortadan kaldırmak istiyorum sevgili okuyucu. Hani derler ya, Türkler’e sorunca hep belgesel izliyorum der ama magazin programlarını izler, vallahi yalan! Ekibimizdeki erkeklerin
seyrettiği belgesellerden öğrendiklerini heyecan içinde birbirleri ile paylaşmaları sayesinde hayvanlar alemi hakkında bilgi ve görgüm resmen coştu. Bir de üstüne rehberimiz Henry’nin anekdotları sayesinde kendimi kırk yıllık safarici gibi hissettim desem yeridir. Örneğin benim yumuk yumuk, sevimli bir hayvan olarak tanıyıp sevdiğim fil, doğal ortamı içinde son derece vahşi. Henry’nin dediğine göre, motorlu araçlardan hiç hazzetmez ve özellikle yanında yavrusu varsa araçları bir tehdit olarak algıladığından saldırırmış. Kulaklarını hızlı hızlı açıp kapatmaya başlarsa sinirlendiğini anlayıp uzaklaşmamız gerekiyormuş. Canım bu sıcakta serinlemeye çalışıyor olmasın hayvan diye geyiğe girmiştik ki, fotoğraf çekmek için yanında durduğumuz filin kulaklarını açıp kapatarak üzerimize koşmaya başlamasıyla Henry’nin cipi vitese takıp gazlaması aynı saniyede oldu. Şaka değil, fil dediğimiz cüsse 5 ila 6 ton çekiyor! Her gün en az 200 kilo ot yiyor, 150 kilo su içiyor. Bir koysa cipimiz aynen dümdüz olur. Aman diyim.

İki cip olduğumuz için haberleşelim diye Burak yanında iki tane walkie-talkie getirmiş. Cep telefonu kamp alanlarının dışında çekmediği için mantıklı bir hareket. Fakat pazardan mı almış nedir, aletler birbirinden 10 metreden fazla uzaklaşınca çalışmıyor! Dolayısıyla en gerekli yerlerde işimize yaramayıp, en lüzumsuz zamanlarda cazır cozur öterek delirtiyor bizi walkie-talkie’ler. Anca, açık alanda kabak gibi görünen filleri birbirimize “Dikkat, sağda fil var, sağda fil, tamam!” diye haber vererek eğleniyoruz...

Fillerin numaraları bunlarla bitmiyor. Yollarda neredeyse araba lastiği büyüklüğünde fil dışkıları var. Bizim Henry bunları itina ile ya ortalıyor, ya da etrafından dolanıyor. Herhalde diyorum, taşlaşmış olmasından çekindiği için üzerinden geçmiyor. Meğer sebep başkaymış, bunu da sonra bizim kamptan aldığım broşürde okudum: Filler yedikleri bitkilerin dikenlerini aynen dışarı çıkarıyormuş. 200 kilo ottan kaç diken çıkacağını siz hesap edin. Safarinin orta yerinde lastikleri patlatmamak için bulaşmamakta fayda var :)

Bir başka uyarı da hayvanlara yiyecek verme/atma konusunda yapılıyor. Besleme kesinlikle yasak. Çünkü kısa sürede insanlardan aldıkları besinlere bağımlı hale geliyorlar. Bu yüzden saldırganlaşıyorlar. Korucuların onları vurmaktan başka alternatifi kalmıyor. “Game ranger” denen korucuların Afrika’daki doğal hayatın devamı için çok önemli bir rolü var, çünkü Kruger da dahil olmak üzere buradaki tüm doğal parkları aslında onlar idare ediyor. Hayvanları arıyor, izliyor, sağlığını takip ediyorlar. Parktaki nüfusu yönetmek için gerektiğinde bazı hayvanları vuruyor, gerektiğinde kontrollü yangınlar çıkarıyorlar. Ancak asıl işleri kaçak avcıların peşinden koşturmak. Büyük deneyim gerektiren bu iş için ne yazık ki yeterince adam yok. Bu yüzden, yalnızca son 10 yıl içerisinde Afrika’daki hayvan nüfusunda inanılmaz bir azalma olmuş. Örneğin Zambia’da Kafue Milli Parkı’nda bir tane bile gergedan kalmamış. Kongo’da kaçak madencilik yüzünden goril sayısı 3 yıldan kısa bir sürede 8.000’den 1.000’e; Ruanda’da iç savaş sırasında meydanı boş bulan avcılar yüzünden su aygırı sayısı 35.000’den 2.000’e düşmüş. Bunlar olurken öldürülen korucu sayısından hiç bahsetmiyorum.

Parkın içinde korucular dışında dolaşan başka görevliler de var. Nedendir bilinmez, bir yerden bir yere kan-ter içinde bisikletle gidiyor, bir saldırı ihtimaline karşı da tabanca taşıyorlar. Henry böyle bisikletli iki işçinin yanımızdan geçtiğini görünce espriyi patlattı: “Fast Food!”

Ben bu “game ranger” lafını ilk duyduğumda engin kelime haznem yüzünden “o da ne demek?” oldum. O yüzden bilmeyenlere açıklamayı borç bilirim: “Game” av, av eti, eti için avlanan vahşi hayvan demek. Afrika’da game deyince, akla antilop familyası geliyor. Bizdeki koyun, kuzu neyse Afrika’da antilop o. Bu familyanın eti en sevilen üyesi de kudu. Türkçe’de Afrika ceylanı diye geçen, hoppidi zıppidi bir hayvan. Kudu eti o kadar seviliyor ki, ince şeritler halinde kesilip, tuzlanıp, kurutulup bütün dükkanlarda kuruyemiş gibi paket paket satılıyor. Alıp çıtır çıtır yiyorsunuz. Birant dayanamadı, eve dönerken üç paket yanında getirdi. Pakedin içinden bir de kürdan çıkıyor, ki ben asıl ona bayıldım :)

Kruger’da görmeden gelmemeniz gereken bir başka acaip şey Baobab ağacı. “Yaşam Ağacı” da denen devasa Baobab’ların yaşı radyo-karbon testlerine göre 2000 ila 3000 yıl arasında! Başka bir deyişle bu ağaçların her biri tarihi eser. Baobab’lar o kadar büyük olabilirmiş ki, ev, dükkan, hapishane, hatta otobüs durağı olarak bile kullanıldıkları görülmüş. Yapraklarını döktükleri zaman, tepetaklak olmuşlar da kökleri gözkyüzüne uzanıyormuş gibi, bir tuhaf görünüyorlar. Anlayacağınız, Harry Potter filmlerindeki hareketli ağaçlar için nereden fikir arakladıkları ayan beyan ortada. Tabii böyle acaip bir ağacın etrafında bazı batıl inançların gelişmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Örneğin Afrikalılar Baobab’ın sadece bir gün açan çiçeklerini koparan birinin aslanlar tarafından yeneceğine ya da ağacın tohumunu ıslatan suyu içenlerin timsahların saldırısından korunacağına inanırlarmış. Biz de birkaç Baobab gördük, bu binlerce yıllık canlılara hayran hayran baktık.


Son olarak, bir de sıtma tehlikesinden söz edeyim: Kruger’da sıtma riski var, ancak kuru sezonda oldukça düşük. Özellikle sineklerin aktif olduğu gece saatlerinde koruyucu önlemler alınması tavsiye ediliyor. Biz gitmeden önce sıtmaya karşı aşı, hap vb bir önlem almadık, ancak Kruger’da bulunduğumuz süre içinde düzenli olarak Sinkov sürdük.

İkibuçuk günün sonunda, zarif ve güçlü hayvanları, etkileyici ağaçları ve cesur ranger’ları ile Afrika’nın bir parçasını ardımızda bırakarak, Durban’a gidecek uçağımıza binmek üzere yeniden Jo’burg’e döndük.

Bu da bizim "Büyük Beş" :)

Share this post!

Bookmark and Share

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Eline sağlık her zamanki gibi çok güzel yazmışsın. Okudukça ben niye kendi gezimi yazmadım diye dövündüm. Çünkü seninkini okurken birçok şeyi unuttuğumu fark ettim.
Ayrıca o harika fillerden biri biz açık jipte iken sol tarafımda sadece 1 metre kala çıkınca korkudan yavaşça yana yatmıştım. Millette çok tırsaksın diye dalga geçmişti. Ne diyeyim yazıyı okuyup utansınlar

gülay dedi ki...

2 hafta sonra gidiyorum, yazınızı begenerek okudum ve yararlandım,teşekkürler.

aylak ilsu'nun notlari dedi ki...

işinize yaramasına sevindim, iyi yolculuklar ve iyi eğlenceler :)