Eylül'de 4 günlüğüne Paris'e gittim.
Bu küçük Paris kaçamağından birkaç anekdot, buyrun...


Paris dünyanın en çok turist alan kentlerinden biri. Turistlerin içine girmediği bir kare çekmek pek mümkün olmadığına göre, girdiler mi tam girsinler bari... Üstte, arka planda Arc de Triomphe.
1889'da inşa edilmiş, şehrin simgesi olan Eyfel Kulesi. Tarihi geçmişi bunca uzun bir şehrin simgesinin daha 100 yaşını yeni doldurmuş bir demir heykel olması ironi değil de nedir?
Özellikle ilk yıllarında, dağcısından paraşütçüsüne, dublöründen trapezcisine çeşitli "meslek erbabı" Eyfel'i gösteri merkezi bellemiş. Bunların içinden adı hatırlanan ise sadece bir kişi: Reimsfeldt. Paris'li bir terzi olan Reimsfeldt, 1911'de kendi diktiği ve yarasaya benzeyen tuhaf tulumuyla uçabileceğini göstermek için, kendini Eyfel'in tepesinden yallah aşağı atmış. Düşüş o düşüş. Toprağın bol olsun Reimsfeldt amca!


Sandalyelerin bu resimdeki duruşlarına aldanmayın. Karşılıklı değil, yanyana ve yüzünüz sokağa dönük oturacaksınız :)
Paris'e gitmeden birkaç gün önce Ergun (Utku) "Soğan çorbası için, çikolatalı krep ve istiridye yiyin" diye talimatname gönderdi. Soğan çorbası, içine bütün bütün ekmek dilimlenen, üstüne de kaşar eritilen, bandıra bandıra ye beni sınıfından son derece doyurucu bir yemek. Krep mrep de yedik. Fakat son gün oldu, neredeyse uçağa bineceğiz, hala istiridye yiyememişiz. Son öğle yemeğimizde tatmadan gitmeyelim diyerek "başlangıç" olarak istiridye ısmarladık. Sonraki kareler için bakınız Mr. Bean's Holiday filminin restoran sahneleri... Daha detay vermiyorum :) Son bomba da şu: Dönüş uçağında gösterilen film, evet bildiniz, Mr. Bean's Holiday!


Montmartre'tan tipik bir görüntü: Kaldırıma dağılmış boyalar, paletler, fırçalar... Ressam nerede derseniz turistleri tacizde. Bu seferki gidişimde sokak ressamlarının işi iyice abarttığını gördüm. Normalde nasıldır? Ressamın küçük bir taburesi vardır, ona oturursunuz. O da karşınıza oturur, kağıdını boyasını ya eline alır, ya da önündeki tuvale koyar, başlar çizmeye. Rekabetin zorlu koşulları ressamları oturdukları yerde müşteri beklemekten vazgeçip yollara dökülmeye zorlamış. Bir bakıyorsunuz uzaktan 5 kişi üzerinize doğru koşuyor. Lafın gelişi de değil, hakikaten koşuyorlar. Diyelim dayanamayıp bir tanesinin teklifini kabul ettiniz, hemen oracıkta, ayakta karşınıza geçip br portre attırıveriyorlar. Ne tabure var, ne tuval... E böyle ayakta mı duracağız diye sorarsanız, "Buyrun kaldırıma oturalım" cevabını alıyorsunuz, onu da söyleyeyim :)

Paris Orly Havaalanı'nda dünyanın başka yerlerinde sık rastlamayacağınız bazı havayolları hizmet veriyor: Fildişi Sahilleri Havayolları, Burkina Faso Havayolları, Gabon Havayolları... gibi. Bu memleketlerden göçen gözkamaştırıcı siyahlıktaki yeni Paris nüfusu, sizi Sacré Coeur önünde binbir malla karşılıyor. Paçayı çabuk kurtarmak istiyorsanız, sordukları tüm sorulara avaz avaz Türkçe konuşarak cevap vermenizi tavsiye ederim.
Çok kültürlülük iyi güzel de bazen tuhaf şeyler de oluyor. Cumartesi akşamüstü kaldığımız hostele geldik, lobiye girdik. İçerisi kalabalık. Kimileri internet başında, birileri kanepelere serilmiş muhabbet ediyor. Normalde rock çalan hostelde bir tuhaflık var ama, ilk anda algılayamadım. Resepsiyona yönelmiştim ki, arka plandan avaz avaz birinin Kuran okuduğunu fark ettim. N'oluyo demeye kalmadı, bir baktık resepsiyon nöbetini devralan Cezayir kökenli eleman koymuş hatim kasedini, vermiş yayını bütün hostele, ortalık inliyor! Budur :)

Paris'in dünyaca ünlü metrosunun tabelasını Frankenstein filminin afişindeki fontla yazmak kimin aklına gelmişse tebrikler. Yeraltına inmek için bu kadar uygun bir tabela olur.

İşte bu da metronun içinden bir görüntü. Dikkatli bakan treni de görür :)

Paris'i ziyaret ettiğim günlerde Dünya Rugby Şampiyonası yapılıyordu. Sokaklar çeşitli takımların taraftarlarıyla, vitrinler rugby kıyafetleri ve aksesuarlarıyla, reklam panoları da rugby'ye atıfta bulunan görsellerle kaplanmıştı. Metroyla bir yerden bir yere giderken yukarıdaki görüntüyü fark ettim, durdum, çektim.

Paris'in eski, iyi bilinen, biraz turistik, ama son derece kendine has kitapçılarından biri: Shakespeare's & Co. St.Germain'de, Seine Nehri'nin hemen kıyısında yer alan iki katlı bu kitapçı hem sahaf, hem de bir nevi kütüphane. Alt katta satılan, yukarıda ise "bakılan" kitaplar var. Üst kattaki kitapların bir kısmı o kadar az bulunur baskılar ki, sadece okumanıza izin veriyorlar. Foucault Sarkacı'nda anlatılan komplo teorilerini araştırayım, Da Vinci Şifresi'ni bir de ben kırayım derseniz, geleceğiniz yer burasıdır. Gacır gucur öten tahta merdivenlerden çıktığım üst kattaki odalardan birinde, çok yaşlı bir amca elinde bordo kumaş ciltli, yaprakları sararmış bir kitabı son derece ciddi bir ifade ile okurken başı önüne düşüvermiş. Yan odada, kitaplara Shakespeare's & Co. etiketi yapıştırma işini üstlenmiş bir grup üniversiteli İngiliz "Sakın ölmüş olmasın?" diye kendi aralarında fısırdaşıyorlar... Bilmem ambiansı anlatmaya yeterli oldu mu?


Notre Dame Kilisesi.
Bu küçük Paris kaçamağından birkaç anekdot, buyrun...
Paris dünyanın en çok turist alan kentlerinden biri. Turistlerin içine girmediği bir kare çekmek pek mümkün olmadığına göre, girdiler mi tam girsinler bari... Üstte, arka planda Arc de Triomphe.
1889'da inşa edilmiş, şehrin simgesi olan Eyfel Kulesi. Tarihi geçmişi bunca uzun bir şehrin simgesinin daha 100 yaşını yeni doldurmuş bir demir heykel olması ironi değil de nedir?
Özellikle ilk yıllarında, dağcısından paraşütçüsüne, dublöründen trapezcisine çeşitli "meslek erbabı" Eyfel'i gösteri merkezi bellemiş. Bunların içinden adı hatırlanan ise sadece bir kişi: Reimsfeldt. Paris'li bir terzi olan Reimsfeldt, 1911'de kendi diktiği ve yarasaya benzeyen tuhaf tulumuyla uçabileceğini göstermek için, kendini Eyfel'in tepesinden yallah aşağı atmış. Düşüş o düşüş. Toprağın bol olsun Reimsfeldt amca!
Sandalyelerin bu resimdeki duruşlarına aldanmayın. Karşılıklı değil, yanyana ve yüzünüz sokağa dönük oturacaksınız :)
Paris'e gitmeden birkaç gün önce Ergun (Utku) "Soğan çorbası için, çikolatalı krep ve istiridye yiyin" diye talimatname gönderdi. Soğan çorbası, içine bütün bütün ekmek dilimlenen, üstüne de kaşar eritilen, bandıra bandıra ye beni sınıfından son derece doyurucu bir yemek. Krep mrep de yedik. Fakat son gün oldu, neredeyse uçağa bineceğiz, hala istiridye yiyememişiz. Son öğle yemeğimizde tatmadan gitmeyelim diyerek "başlangıç" olarak istiridye ısmarladık. Sonraki kareler için bakınız Mr. Bean's Holiday filminin restoran sahneleri... Daha detay vermiyorum :) Son bomba da şu: Dönüş uçağında gösterilen film, evet bildiniz, Mr. Bean's Holiday!
Montmartre'tan tipik bir görüntü: Kaldırıma dağılmış boyalar, paletler, fırçalar... Ressam nerede derseniz turistleri tacizde. Bu seferki gidişimde sokak ressamlarının işi iyice abarttığını gördüm. Normalde nasıldır? Ressamın küçük bir taburesi vardır, ona oturursunuz. O da karşınıza oturur, kağıdını boyasını ya eline alır, ya da önündeki tuvale koyar, başlar çizmeye. Rekabetin zorlu koşulları ressamları oturdukları yerde müşteri beklemekten vazgeçip yollara dökülmeye zorlamış. Bir bakıyorsunuz uzaktan 5 kişi üzerinize doğru koşuyor. Lafın gelişi de değil, hakikaten koşuyorlar. Diyelim dayanamayıp bir tanesinin teklifini kabul ettiniz, hemen oracıkta, ayakta karşınıza geçip br portre attırıveriyorlar. Ne tabure var, ne tuval... E böyle ayakta mı duracağız diye sorarsanız, "Buyrun kaldırıma oturalım" cevabını alıyorsunuz, onu da söyleyeyim :)

Paris Orly Havaalanı'nda dünyanın başka yerlerinde sık rastlamayacağınız bazı havayolları hizmet veriyor: Fildişi Sahilleri Havayolları, Burkina Faso Havayolları, Gabon Havayolları... gibi. Bu memleketlerden göçen gözkamaştırıcı siyahlıktaki yeni Paris nüfusu, sizi Sacré Coeur önünde binbir malla karşılıyor. Paçayı çabuk kurtarmak istiyorsanız, sordukları tüm sorulara avaz avaz Türkçe konuşarak cevap vermenizi tavsiye ederim.
Çok kültürlülük iyi güzel de bazen tuhaf şeyler de oluyor. Cumartesi akşamüstü kaldığımız hostele geldik, lobiye girdik. İçerisi kalabalık. Kimileri internet başında, birileri kanepelere serilmiş muhabbet ediyor. Normalde rock çalan hostelde bir tuhaflık var ama, ilk anda algılayamadım. Resepsiyona yönelmiştim ki, arka plandan avaz avaz birinin Kuran okuduğunu fark ettim. N'oluyo demeye kalmadı, bir baktık resepsiyon nöbetini devralan Cezayir kökenli eleman koymuş hatim kasedini, vermiş yayını bütün hostele, ortalık inliyor! Budur :)
Paris'in dünyaca ünlü metrosunun tabelasını Frankenstein filminin afişindeki fontla yazmak kimin aklına gelmişse tebrikler. Yeraltına inmek için bu kadar uygun bir tabela olur.
İşte bu da metronun içinden bir görüntü. Dikkatli bakan treni de görür :)
Paris'i ziyaret ettiğim günlerde Dünya Rugby Şampiyonası yapılıyordu. Sokaklar çeşitli takımların taraftarlarıyla, vitrinler rugby kıyafetleri ve aksesuarlarıyla, reklam panoları da rugby'ye atıfta bulunan görsellerle kaplanmıştı. Metroyla bir yerden bir yere giderken yukarıdaki görüntüyü fark ettim, durdum, çektim.
Paris'in eski, iyi bilinen, biraz turistik, ama son derece kendine has kitapçılarından biri: Shakespeare's & Co. St.Germain'de, Seine Nehri'nin hemen kıyısında yer alan iki katlı bu kitapçı hem sahaf, hem de bir nevi kütüphane. Alt katta satılan, yukarıda ise "bakılan" kitaplar var. Üst kattaki kitapların bir kısmı o kadar az bulunur baskılar ki, sadece okumanıza izin veriyorlar. Foucault Sarkacı'nda anlatılan komplo teorilerini araştırayım, Da Vinci Şifresi'ni bir de ben kırayım derseniz, geleceğiniz yer burasıdır. Gacır gucur öten tahta merdivenlerden çıktığım üst kattaki odalardan birinde, çok yaşlı bir amca elinde bordo kumaş ciltli, yaprakları sararmış bir kitabı son derece ciddi bir ifade ile okurken başı önüne düşüvermiş. Yan odada, kitaplara Shakespeare's & Co. etiketi yapıştırma işini üstlenmiş bir grup üniversiteli İngiliz "Sakın ölmüş olmasın?" diye kendi aralarında fısırdaşıyorlar... Bilmem ambiansı anlatmaya yeterli oldu mu?

Notre Dame Kilisesi.
Dilek mumları ışıl ışıl.
Yalnız ibadet iyi güzel de, bir mum 5 Euro!
Yalnız ibadet iyi güzel de, bir mum 5 Euro!
Yuh be papaz amca, ne yaptın ya!
.
Hoşçakal Paris. Tekrar görüşmek üzere.


3 yorum:
Merhabalar,
Blogunuza bugun rastladım cok hosuma gitti. Butun anılarınızı okumadım ama tekrar geri donecegim kesin.
Begenmemin bir sebebi de benim blogumun havasına benzerligi :)
Ben de beklerim...
Fotograflar cok guzel!
Merhaba İlsu !
Harika yazmışsın , Paris için ne kadar gün yeterli olur ? Ve de öğrenci için ekonomik Paris kaçamağı sence ne kadara çıkar ? Cevaplarsan sevinirim .
Can
Yorum Gönder