Sabah pek erken kalkamadık doğal olarak. Kalktığımızda da ilk işimiz bir gün önce külden, tozdan rezil olmuş kıyafetlerimizi yıkamak; sonra da domatesli, zeytinli, peynirli Akdeniz usulü şahane bir kahvaltı etmek oldu. Ondan sonra da ver elini Stromboli’nin simsiyah kumsalları…

Lav kumunun oluşturduğu, çakıl taşlarının bile siyah olduğu kumsallarda denize girmek tuhaf bir his. Benim gibi bir İstanbul çocuğu için siyah kumsal dediğin, ancak Boğaz’da petrol taşıyan tanker karaya oturunca çıkan sızıntıdan olur. Yani kirli, pis bir şeydir, kazadır, felakettir. Lavmış, külmüş, bunlar bize ters. Fakat Stromboli’nin denizi o kadar temiz ve berrak ki, tuzlu olmasa koy bardağa iç. Eskiden kadınlar akarsu kenarında çamaşırları temizlemek için neden kül kullanırmış, onu da burada anladım…

Stromboli’de geçirdiğimiz güzel saatleri geride bırakıp akşamüstü yine deniz otobüsüyle Milazzo’ya döndük. Planımız buradan gece trenine binip Roma’ya gitmek. Bir süre istasyonda bekledikten sonra saat 9 gibi trenimiz perona girdi. Biz de şoka girdik. Tren tren değil, Kabil-Yeni Delhi otobüsü. Alt alta üst üste. Değil 8-9 saatlik gece yolculuğu yapmak, yarım saat ayakta durmak bile mümkün değil, durum o kadar feci.

Trene bindik. Hani vagonların birleşme noktalarında genellikle tuvaletler olur, onlardan birinin önünde, mis kokulu bir noktada durduk. Maalesef daha fazla ilerleyecek yer yok. O sırada kalabalığın içinde bir kondüktör gördük. Kibarca adamın omzuna dokunup sorduk: “Sorry, do you speak English?” İtalya’da bu soruya en sık alacağınız cevap “a little”dır. Bunu diyenler de hakikaten kendini bilen insanlardır, size doğruyu söylemişlerdir. Fakat biz, kesif bir İngiliz aksanı eşliğinde “Yes, I do Sir” diye bir cevap aldık! Nice turist ofislerinde, nice otel resepsiyonlarında, nice bilet gişelerinde İtalyanlarla muhatap olmuşuz, işi gereği bu dili kıvırabilmesi beklenen personelin hiçbirinden iki çift düzgün cümle duymamışız. Şimdi mütevazı bir banliyö treninin kendi halindeki biletçisinin böyle sörlü mörlü, aksanlı maksanlı konuşması bizi dumur etti. Adam bir de cebinden bir palm çıkarıp bize alternatif trenleri saymaz mı? O sırada yaka kartını gördük. İsminin altında İtalyanca ve İngilizce’nin yanı sıra Almanca bildiği de yazılı. Sanırsın adam biletçi değil, tebdil-i kıyafetle kontrole çıkmış Trenitalia genel müdürü 🙂

Neyse, bu genel müdür ayarındaki biletçi sular seller gibi konuşarak bize Messina’da inip bir sonraki trende şansımızı denememizi tavsiye edince yarım saat sonra trenden indik. Bir baktık, bizimle birlikte 150 kişi daha trenden indi! Anlaşılan kondüktör herkese aynı aklı vermiş. Nefis. Tabii bu durumda bir sonraki trende de manzara pek değişmedi. Gerek kalabalıktan, gerekse çantalarımızın büyüklüğünden koridorlarda ilerlemek mümkün olmayınca çantamı bizimkilere bırakıp başladım insanları ite kaka, bavulların çantaların üzerinden atlaya zıplaya yürümeye. Koridorlarda bulunan açılır kapanır sandalyeler bile sahipli. O kadar sıkışık bir durum var ki, yere oturmak bile mümkün değil. Gecenin son trenindeyiz, inemeyiz de artık! Resmen ve alenen ayakta kaldık… Böyle hızlı hızlı koridorları geçer ve bu gece nasıl uyuyabiliriz diye fıldır fıldır düşünürken aniden tanıdık bir yüz gördüm sanki! Geri geri birkaç adım attım. Biraz önce hızla önünden geçtiğim kompartmanın kapısından içeri bakınca kimi göreyim? Bizim Jöntürkler serilmişler uyuyorlar. Ohh bee! Yırttık. Bizimkileri arayıp hayatımızın kurtulduğunu bildirdim 🙂

Neyse ki bizim Jöntürkler gayet efendi ve düzgün çocuklardı. Biz ayrıldıktan sonra Catania’da kalmaya devam etmişler. Şimdi de Pompei’ye gidiyorlarmış. Gecenin köründe onları uyandırdığımız yetmezmiş gibi yanlarına ilişmemize de ses çıkarmadılar. Bir de üstüne, birkaç saat sonra indikleri için koca kompartman bize kaldı. Biz de Afgan otobüslerine benzeyen trenimizde rahat rahat Roma’ya vardık…

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.