Pompei

Bugün istikamet Pompei.

Pompei yaklaşık 2500 yıl önce kurulmuş, 25 Ağustos 79’da ise Vezüv yanardağının patlaması ile lavlar altında kalarak tarihten silinmiş, çağının en önemli Roma İmparatorluğu kenti.

Bugün Napoli’den trenle yarım saatte ulaşılabilen Pompei, toplamda 66 hektarlık bir şehirmiş. Şimdiye kadar yaklaşık 40 hektar civarında bir alan kazılarak ortaya çıkarılmış. Bunun da 12 hektarlık kısmı ziyarete açık. Özetle, çok ama çok büyük bir şehir. Yaklaşık 6 saatimizi burada geçirmemize rağmen ziyarete açık olan kısmın yarısını bile gezemedik. Başımıza bunun geleceğini tahmin ettiğimizden, sabah yürümeye başlamadan önce giriş kapısından aldığımız harita ve sesli rehbere dayanarak en görülesi yerleri belirledik, bir gezi rotası çıkardık ve gün boyunca bunu takip ettik. Pompei’ye giderseniz size de benzer bir plan yapmanızı öneririm. Yoksa ayaklarınıza kara sular ininceye kadar gezdiğiniz halde önemli birçok yeri görmeden Pompei’den ayrılmanız içten bile değil.

Pompei’nin diğer tüm antik kentlerden farkı, küller altında kaldığı için "sanki kalıbı çıkarılmış gibi" hiç bozulmadan binlerce yılı geçirip günümüze ulaşmış olması. Koca koca caddeler ve sokaklar, evler, agoralar, fırınlar, mahkeme binaları, daha neler neler, olduğu gibi duruyor. Kalıntılar içinde en etkileyici olan ise taşlaşmış iki insan vücudu. Pompei ilk olarak 1700’lerin ortasında kazılmaya başlanmış. Kazılar başladıktan neredeyse yüz yıl sonra, 1863’te bir gün, işçiler insan kemiklerine rastlandığını bildirmişler. Bunun üzerine kazı başkanı tüm alanda kazıyı durdurmuş. Kemiklerin rastlandığı yerde, lavın içinde bir hava boşluğu olduğu tesbit edilmiş. Bu boşluğa alçı dökülerek kuruması beklenmiş. Kuruyan alçının etrafı temizlendiğinde ortaya lavlardan korunmak için ellerini kaldırmış iki insan figürü çıkmış. Tam da lavların şehri kapladığı anı gösteren bu iki insan figürü Pompei’de cam bölmelerde sergileniyor. Bulunan diğer insan figürlerini ise Napoli müzesinde görmek mümkün.

Her zaman her yerde olduğu gibi, Pompei’de de en çok ‘seks’ satıyor! Kalıntıları gezerken en kalabalık neresiyse, turistler yığın yığın nereye akıyorsa bilin ki orası şehrin en ünlü genelevi. Vezüv patlayıp da lavlar kıyıları doldurmadan önce bir liman kenti olan Pompei, bol bol denizci ağırlarmış. Denizci dediğin nerede ağırlanır? Tabii ki genelevde. 25 tane genelev varmış Pompei’de. Limanda gemisinden inmiş, dil bilmeyen, çekingen denizcilere yardımcı olmak için yollarda genelevin nerede olduğunu gösteren penis şeklinde işaretler bulunurmuş. Böyle de düşünceli (!), böyle de halden anlayan bir halkmış Pompeililer! İş bu kadarla bitse gene iyi. Diyelim denizci işaretlere baka baka genelevin yolunu buldu. İçeri girdikten sonra havaya girsin, ilham alsın, yetmedi fantazilere dalsın diye, taaa Yunanistan’dan devrin en ünlü illüstratörü getirilip çeşitli pozisyonları gösteren ikonalar resmettirilmiş ve genelevin duvarlarına asılmış. İşte bütün turistlerin koştur koştur görmeye gittiği de, halen son derece sağlam olan bu resimler, siz de kaçırmayın!

Pompeililer düşünceli olmasına düşünceliymiş de, aynı zamanda biraz da fevriymiş benim anladığım kadarıyla. Zamanının en büyüklerinden biri olan buradaki Arena’da en kanlısından gladyatör savaşları yapılır, Pompeililer de bayıla bayıla seyredermiş. MÖ 80 yılları civarında komşu kentlerden birinin gladyatör takımı ile düzenlenen bir karşılaşmada, iki tarafın seyircileri önce birbirine laf, laf yetmeyince taş atmaya başlamışlar. Sonunda tepesi atan Pompeililer bir güzel kılıçtan geçirmiş misafir takım taraftarını. Bunun üzerine oyunlar(!) 10 yıl süreyle yasaklanmış, şehrin yöneticisi de sürgüne gönderilmiş.

Pompei maceramızı altı saat sonra toza bulanmış ve ayaklarımız sızlayarak bitirip Napoli’ye geri döndük. Yorgunluktan konuşacak halimiz bile yok. Son bir gayretle hostelden sırt çantalarımızı aldık ve gece treniyle Sicilya’ya geçmek üzere istasyona gittik. Hedef Catania şehri. Peronda çantaları yığıp yerlere serildik, trenin gelmesini bekliyoruz. Uzaktan sırt çantalı iki genç çocuk yaklaştı. Koskoca istasyonda ve onlarca insan arasında neden ve nasıl bize yöneldiler bilemiyorum. Ama onlar daha konuşmaya başlamadan bizim içimize doğdu sanki, Türk olduklarını anladık ve aramızda “bir interrail klasiği” diye nitelendirilebilecek şu diyalog geçti:

1. çocuk Emrah’a: Hello, do you know how we can go to Syracusa?
Emrah Birant’a: Abi, hangi tren gidiyor, biliyor musun sen?
1. çocuk bize: Aaa, abi siz Türk müsünüz, süper yaaa! Sirakusa’ya nasıl gidecez biz?
Emrah: Valla bizim tren gidiyor oraya galiba, ama emin değilim.
1. çocuk: Siz nereye gidiyorsunuz?
Emrah: Catania
1. çocuk: Güzel miymiş orası?
Biz: Valla biz de bilmiyoruz, güzel diyorlar.
1. çocuk: Güzelse biz de oraya gidelim o zaman. Gidelim mi abi?
2. çocuk: Gidelim abi. Kalacak yeriniz var mı?
Biz: Biz gündüz internetten bir hostel ayarlamıştık, 15 Euro.
Çocuklar: E fiyat da süper. Boş ver abi Sirakusa’yı. Catania’ya gelelim biz sizinle.
Biz: İyi, tamam, gelin bakalım?!!

Böylece “Güzel miymiş? Güzelmiş. Eh, o zaman hadi!” kadar spontan bir rota değiştirme kararına vesile olduk ve çocuklarla sohbet ede ede trene bindik.

Share this post!

Bookmark and Share

2 yorum:

Mehmet dedi ki...

Hello, do you know how we can go to Syracusa?
:D

Merhaba ilsu, bloguna yeni rastladım.Jöntürkler olarak bizden de bahsetmişsin, yazını da okurken çok keyif aldım.

Jöntürkler'den 1.çocuk :)

ilsu dedi ki...

Merhaba Mehmet,
çok sevindim blogu bulup okumana. Ne hostelden ayrılırken, ne de trende size veda etmeye fırsatımız olmamıştı. Sonraki yazılarda da sizden bahsettim bu arada, eğer okumadıysan...
2. Jöntürk'e de selamlar :)
Sevgiler.