Sabah feribottan erken saatlerde indik. Elimizi kolumuzu sallayarak pasaport polislerinin önünden geçtik. Bizimle birlikte feribottan 40-50 kişi daha sırt çantalarıyla indi. Kızlı erkekli bu grup hep birlikte bizi istasyona götürecek otobüse doluştuk. Bari istasyonu limana yakın. Kısa süre sonra indiğimizde kendimizi bir Alain Delon filminin setinde bulduk sanki. İstasyonun bulunduğu dikdörtgen şeklindeki küçük meydan 70’lerin stilinde inşa edilmiş, Hilton Oteli havasında apartmanlar ile çevrilmiş. Önlerinde de uzun uzun palmiye ağaçları dizili. Alain Delon olmasa uzun favorili Tarık Akan çıkar köşeden, öyle diyeyim. Böyle tuhaf, nostaljik bir ambians.

Bari tren istasyonunda, önümüzdeki 1 hafta sürecek ‘İtalyanlarla İngilizce konuşma’ maceralarımıza törenlerle başladık! Önce gişeye gidip görevliye Napoli’ye gitmek istediğimizi söyledik. Uzun bir İtalyanca nutuk dinledik. Adamcağız baktı ki anlamıyoruz iki elini açıp ’10, 10’ diye işaret etti. Sonra da gene elleriyle ‘binin gidin, rezervasyon yok’ der gibilerden bir hareketler yaptı. Teşekkür edip gişeden uzaklaştık ve ışıklı tabelada adamcağızın bahsettiği treni aradık. Saat 10’da tren yok, hele Napoli’ye giden tren hiç yok! Madem öyle, bu adam bize ne anlattı acaba?

Başka bir görevli bulduk. Kadın demez mi 15.40’taki trene bineceksiniz, 30 Euro da ‘suplemento’ vereceksiniz. Yahu sabah saat 9. Biz akşama kadar o dandik istasyonda ne yapalım? Alain Delon’la muhabbet etsen gene geçmez o kadar saat. Ayrıca 30 Euro neymiş? Soysaydınız bari.

Nihayet üçüncü denememizde anlaşabileceğimiz bir görevli bulduk. Meğer Napoli’ye direkt tren yokmuş. Taranto diye bir yerde aktarma yapmak gerekiyormuş. Ek ücret ödememiz de gerekmiyormuş. Fakat Taranto treni birkaç dakika içinde kalkmıyor muymuş? Hadi başladık biz koşmaya. Kendimizi trene dar attık, tren hareket etti.

Bindik trene gidiyoruz, fakat demiyoruz ki ‘Bu Taranto da neresidir kardeşim?’ Neden sonra yanımızdaki atlası (dikkat buyurun, yanımızda atlas var 🙂 açıp bakmak geldi aklımıza. Aslında Bari-Napoli oldukça yakın. Fakat Taranto bu ikisinin arasında değil, alakasız bir rotada, daha güneyde. Yani anlaşılan bir üçgen çizeceğiz. Eh, n’apalım.

Birbuçuk saat sonra Taranto’da indik. Küçük, çok küçük bir şehir. Sanırım varoluş nedeni, Bari’den Napoli’ye gidenlerin aktarma yapacakları istasyon olmak. Başkaca bir hayat belirtisi yok. Gişeye gidip Napoli trenini sorduk, görevli ‘No train, yes bus’ diye bir şeyler saçmaladı. Anlamamazlıktan geliyoruz, ama anlaşılmayacak gibi değil: Napoli’ye aktarma otobüsle yapılıyor! Tren biletiyle otobüse binişimiz eksikti, o da tamam oldu.

Piyangodan çıkan bu 4,5 saatlik yolculuğun sonunda otobüsümüz nihayet Napoli tren istasyonuna yanaştığında Atina’dan çıkışımızın üzerinden tam 29 saat geçmişti. Yorgun argın indik. Saat akşamüstü beş. Kalacak yerimiz yok. Malum, hırsız-uğursuzların efsanevi kentindeyiz. Hava kararmadan bir yer bulmak lazım. Doğruca istasyondaki turist bilgilendirme ofisine gittik. Aldığımız harita eşliğinde, tavsiye ettikleri hostele doğru yollandık.

Ostello Mergellina, ben diyeyim 20, siz deyin 30 yıllık, yatakhane tadında bir yer. Youth Hostelling’in bünyesindeki hostellerden. Bu zinciri zaten bilen bilir, bunların bütün hostelleri böyle fi tarihinden kalmadır. Bu da 1989’da yılın hosteli seçilmiş, öyle diyeyim 🙂 Renovasyon, modernizasyon sıfır. Fakat YH hostellerinin hem fiyatları o kadar ucuz, hem de yerleri o kadar merkezidir ki, kalsan kalınmaz, vazgeçsen geçilmez; insanı ikilemde bırakır, adamın asabını bozarlar.

Efendim diyorlar ki, İstanbul’un karmaşasını bilen Türkler için Napoli pek ilginç değilmiş. Biz alışkınmışız trafiğe, gürültüye. O yüzden çok benzermiş. Tamamen hikaye. Uzaktan yakından alakası yok.

Roma ve Milano’dan sonra İtalya’nın üçüncü büyük şehri olan Napoli’yi anlatacak en güzel betimleme ‘harala gürele’ olabilir. Bu şehir bir harala gürele içinde yuvarlanıyor. Kendine özgü bir sefaleti, yine kendine özgü bir neşesi var. Napoli’ye geldiğimiz ilk gece şehri dolaşalım derken kendimizi bir takım karanlık ve dar sokaklarda bulduk. Halkın yaşadığı yerleri göreceğiz, halkla kaynaşacağız ya. Ama bakalım halk bizimle kaynaşmak istiyor mu? Halk sağolsun, pek ses çıkarmadı, ama ‘Burada ne arıyorsun evladım, bak buralar tekin değil senin için’ bakışlarıyla kovaladı bizi.

O sokaklara boşuna girmemiştik: Napoli’de hayat sokaklarda. Her ne kadar ülkenin en büyük üçüncü şehrinde yaşıyor olsalar da, Napoli halkı oldukça fakir. Önemli bir bölümü nohut oda bakla sofa evlerde, hatta genellikle sadece nohut odalarda yaşıyor. Bu kadarcık yere çoluk çombalak, o kalabalık İtalyan aile halleriyle sığamadıklarından sokağa taşıyorlar tabii ki. Sandalyeler, kanepeler, kimi zaman yemek masası, çamaşır teli falan derken neredeyse bütün bir oturma odası sokağa çıkarılıyor. Sokaklar dar. Karşılıklı iki evden sandalye çıkardınız mı komşunuzla diz dize, göz göze oturursunuz. Napoliler de öyle yapıyor zaten. Bir çeşit komün hayatı yaşıyorlar. Mahallecek.

İlk gecemizde bu bölgede dolaşırken karnımız acıkınca karşımıza ilk çıkan lokantaya girdik. Ufacık bir yer. Masalarda pötikare örtüler, keskin sarmısak kokusu, sormadan masaya getirdikleri ev yapımı şaraplar ve kasada oturan mafyöz kılıklı aile reisiyle son derece tipik bir aile lokantası burası. Hemen domates soslu taze makarna ısmarladık. Biliyorsunuzdur, makarna İtalya’da başlangıç olarak servis ediliyor. O nedenle genellikle çok ucuz, 3-4 Euro birşey. Fakat nasıl bir başlangıçsa kocaman bir kayık tabakta geldi makarnam. Onunla başlar onunla bitirirsiniz 🙂 Bu adamlar bu işi biliyor arkadaş. Ben hayatımda böyle güzel bir makarna yediğimi hatırlamıyorum. İtalya’ya gidenler makarnadan başka birşey yemesin derim ben. Arada bir pizza molası verip makarnaya dönün hemen.

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.