Sabah dokuzdaki trenle Belgrad’a doğru hareket ettik. Altıbuçuk saatlik uzun bir yolculuktan sonra saat 15.30’da Belgrad’a vardık. İstasyona indiğimizde karşımıza çıkan görüntü pek içaçıcı değildi doğrusu. Döküntü bir bina, bakımsız birkaç peron, kirli camları olan bir yolcu bekleme salonu ve pek tabii ki İngilizce bilmeyen görevliler. Henüz yeni geldiğimiz için üzerimizde doğal olarak Sırp dinarı yok. Ne harita alabildik, ne tuvalete gidebildik. Aaa, tam bir sefalet içindeyiz!

İstasyondan ayrılmadan ilk hedefimiz Belgrad’dan İstanbul’a varışa kadar olan programımızı kesinleştirmekti. Çünkü interrail biletimizin süresinin dolmasına sayılı gün kalmasına rağmen eve nasıl döneceğimiz hala belirsiz. Birant’a telefon ettik. Türk Havayolları’nın Belgrad, Saraybosna, Mostar, Üsküp, Priştine, Budapeşte, Sofya ve daha neresi varsa bütün seferlerine bakmasını rica ettik. Bizde bahtsız bedevi şansı olduğundan hiçbiri uygun değildi. Ya günü uymuyor, ya uçak dolu, ya da sadece business bilet kalmış. Eh, böylece en azından trenle dönmemiz gerektiği kesinleşmiş oldu. Çeşitli olasılıkları değerlendirdikten sonra, Bosna-Hersek’e gitmekten tamamen vazgeçip önce Üsküp’e, oradan Selanik’e, oradan da başladığımız gibi Dostluk Ekspresi ile İstanbul’a geri dönmeye karar verdik.

Rotamızı çizdikten sonra Monster Hostel’i aramak üzere istasyondan çıktık. Sırbistan Türkler’den vize istediği için vize başvurusu sırasında hostel rezervasyonumuzu yaptırmıştık. İyi ki yaptırmışız, yoksa inince ayarlamak pek zor olabilirdi. Elimizdeki tarife göre yürümeyi düşünüyorduk, ancak o ana kadar hesaba katmadığımız bir gerçek karşımıza çıktı: Sokak tabelaları sadece Krill alfabesiyle yazılı. Atina’da Grek alfabesiyle karşılaştığımızda hiç sorun olmamıştı, çünkü her tabelanın altında Latin harfleri ile yazılışı bulunuyordu. Ama burada yok, biz de Krill alfabesini bilmiyoruz, adamlar da İngilizce konuşamıyor, ne olacak şimdi? Kaldık mı bir anda kör, sağır, dilsiz… Neyse, biraz beden dili iletişimiyle; biraz da içimize doğan bir muallak hisle fazla uzakta olmayan hosteli bulduk, yerleştik.

Hostelden bir şehir haritası ve bir Krill-Latin harf eşleştirme tablosu edinir edinmez kendimizi sokağa attık. İlk gördüğümüz yer bombalanmış bir bina oldu. Şehrin orta yerindeki bu koca bina, NATO’nun 1999’da bombaladığı Merkez Komite binasıymış. Sırplar ibret-i alem için yıkmıyorlarmış binayı. Kendilerine mi, yoksa bir başkasına mı ibret olsun diye, orasını anlayamadım.

Belgrad mimari özellikleriyle Zagreb’e çok benziyor. Geniş caddeler, ihtişamlı binalar… Ancak ne yazık ki Zagreb’in 20 yıl gerisinde. Daha az bakımlı, daha az zengin.

Yürüye yürüye Belgrad’ın kalbi Knez Mihailova’ya gittik. Burası bizim İstiklal Caddesi’ni andıran, trafiğe kapalı, şehrin kültür ve alışveriş merkezi olan, uzun bir cadde. En alçakgönüllü Salı pazarı markalarıyla Escada’lar, Swarowski’ler yanyana.

Knez Mihailova’nın hemen başında yer alan Cumhuriyet Meydanı’nın tam ortasına, atının üzerinde şaha kalkmış bir adamın, son derece şatafatlı bir heykeli dikilmiş. Adam Belgrad’ın kurtarıcısı Prens Mihailo Obrenovic. Kimden kurtardığını bilmem söylememe gerek var mı? Heykel aynı zamanda gençler için bir buluşma noktası, Kadıköy’deki boğa heykeli gibi. Kısaca “atın orada buluşalım“ diyorlarmış. Kurtarıcı’nın ya da Prens’in orada buluşalım yerine, atın orada buluşalım demelerini nasıl yorumlamak lazım, vallahi ben de bilemiyorum. Bu gençler çok vefasız canım.

Belgrad, dile kolay, neredeyse 350 yıl, Osmanlı sınırları içinde kalmış. Bu durumun izleri de her yerde görünüyor. Knez Mihailova’nın en sonunda, Türkler’den kalma olduğu her halinden belli, fakat ironik bir şekilde Belgrad’ın simgesi olan, büyük bir park var: Kalemegdan. Surlarla çevrili parkı karanlıkta şöyle bir dolaştıysak da adamakıllı görebilmek için ertesi gün tekrar gelmeye karar verdik.

Dönüşte Knez Mihailova’nın üzerinde sıra sıra dizili kafelerden birine oturduk. Şu kafe kültürü bizde neden yok, anlamak mümkün değil. Oturup menü kartını inceler ve sağa sola bakarken Türkçe ve Sırpça’daki ortak kelimeleri belirledim. Buyrun, tesbitlerim şöyle: Majmun, kale, megdan, burek (börek), pite (pide), baklava, caj (çay), devrek (simit), susam, visnje (vişne), kajmak, ada, sahat (saat), turska kafa (türk kahvesi), dzezva (cezve), sarma, avlija (evliya), kat.

PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. torkunc

    dönüş moduna mı girdim ne, artık bir an önce istanbul’a gelmek istiyorum. Belki de saatlerdir koltukta oturmaktan oldu bu bilemiyorum…

    devam…

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.