Sabah kalkıp hostel tipi kontinental kahvaltımızı ettik. Bu ne menem bir kahvaltıdır derseniz, çoğu zaman ekmek, tereyağ ve marmelattan ibaret, bazen de bir çörek ve kahveden oluşan gayet mütevazı bir şeydir. Şanslıysanız çay da bulur, sevinir; sabah sabah tatlı yiyemeyenlerdenseniz aç kalır, üzülürsünüz. Neyse ki Hostel Dioskouros az, ama lezzetli yiyecekler sunduğundan oturup hapur hupur yedik ve kendimizi erkenden sokağa attık.

Geçmişini kurcalamadan bir şehri anlamak mümkün mü? Tarihi yerleri gezmek için yeterli vaktiniz ya da arzunuz yoksa, daha ziyade şehrin ‘yaşayan’ kısımlarıyla ilgileniyor ve vaktinizi çarşı-pazarda dolaşarak, kafelerde oturup insanları izleyerek geçirmeyi tercih ediyorsanız bir şeyler kaçırmış olur musunuz? Harika bir şekilde düzenlenmiş Akropolis çevresini dolaşır ve tepeden şehre bakarken kendimizi bunu tartışırken bulduk. Ne birini, ne ötekini ihmal etmemek gerektiğine karar verdik. Özellikle Atina’da.

Akropolis dümdüz Atina’nın ortasında yükselen ve şehrin hemen her yerinden görülen bir tepe. Eski Çağ’ın en önemli eserleri dev Parthenon tapınağı, Erechteum’un bakireleri, Athene Nike tapınağı burada. Bölgenin etrafında ise, antik çağın ticaret-siyaset-yönetim merkezi olan ve mükemmel biçimde restore edilmiş Agora, neredeyse orijinal haliyle korunmuş Bizans kiliseleri, Balkanlar’ın en eski rasathanesi gibi türlü görülesi yer var. Tepesinden biraz aşağı indiğinizde ise Monastraki semtinin olağanüstü graffitiler ile süslenmiş sokaklarına dalıp kendinizi alışverişe gömebilirsiniz.

Bizim alışverişe filan vaktimiz olmadığından göreceklerimizi görüp istasyona koştuk. İstikamet Patras, yani İtalya’ya geçmek üzere feribota bineceğimiz liman şehri. Atina’dan Patras’a giden tren, deniz kenarından son derece güzel bir manzara eşliğinde, siren çala çala yol aldı. Üç buçuk saat sonra 2006 Avrupa Kültür Başkenti’nde indik.

Bu ‘kültür başkenti’ kavramını ben de İstanbul 2010 yılı için seçilince öğrendim. ‘Avrupa Kültür Başkentleri’ aktivitesi Avrupa Birliği’nin önemli bir projesi aslında. 15 yıllık bir rotasyon çerçevesinde üye (ve bizim gibi aday) ülkeler bu organizasyona ev sahipliği yapabiliyor. Kültür başkenti olacak şehir/ler, bu konuda çalışan özel bir AB komisyonu tarafından ülkelerin gösterdiği adaylar arasından ve 4 yıl öncesinden belirleniyor. 2010 yılında İstanbul ile birlikte Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Pécs şehirleri Avrupa kültür başkenti olacak. E olacak da ne olacak? Maksat, Avrupa ülkelerinin vatandaşları bu organizasyonu bahane edip o şehre gitsin; o konser senin, bu sergi benim, öbür sanat şeysi gene senin dolaşsın; hem ticaret olsun, hem kültürler kaynaşsın şeklinde özetlenebilir. Yani İstanbul’a bir sürü turist gelecek inşallah.

Patras’a da böyle bir turist akını oldu mu bilmiyorum, fakat ortalıkta turistten ziyade Yunanlı dolaşıyor, orası kesin. Siesta bahanesiyle dükkanı kapayan kendini bir kafeye atmış. Öğleden sonra vardığımız şehirde bütün kafeler dolu, ama bir tane açık dükkan yok. Feribotta yiyip içmek için ufak tefek bir şeyler alalım dedik, ne mümkün. Nihayet sora sora bir market bulduk da aç kalmaktan kurtulduk. Burası da kültür başkentiyse İstanbul kainat başkenti olur, şimdiden söyleyeyim.

Interrail rotamızın bir parçası olarak feribotla İtalya’nın Brindisi kentine geçeceğiz. Zannediyoruz ki biletimizi gösterip elimizi kolumuzu sallayarak bineceğiz feribota. Yok öyle birşey. Interrail bileti bu hatta çalışan iki şirketin feribotlarında indirimli yolculuk etme olanağı sağlıyor sadece. Üstüne üstlük Brindisi’ye giden seferi kaldırdıklarını öğreniyoruz, sadece Bari’ye gidiyorlar. Hadi buyrun! Madem öyle, Bari’ye gidelim bari… 🙂

Adambaşı 31 Euro ödeyip güverte bileti aldık ve feribota bindik. Feribot diyerek haksızlık etmiş olmayayım, bindiğimiz araç Aşk Gemisi sınıfında. Lobiler, kamaralar, kumarhaneler, restoranlar, kafeler, oyun parkları, duşlar ve konferans salonlarıyla gemi gemi değil, basbayağı otel. Yalnız maalesef bizim bu lüksle uzaktan yakından alakamız yok. Biz, elimizde güverte biletlerimizle paşa paşa üst kata çıktık.

Güverte deyince hayalimde bir şezlonga uzanıp yıldızların altında uyumak var, ama ortalıkta ne şezlong var, ne de yıldızları görmek mümkün. Zira güverte denilen yer, çevresi ve üzeri kapatılmış geniş bir salondan ibaret. Pencere kenarında loca biçiminde oturma yerleri, ortada masa ve sandalyeler, bir köşede de yiyecek içecek satan bir bar var. İşte uyku tulumlarını almadığımıza pişman olduğumuz an bu andır. O localara yatıp sabaha kadar tir tir titredik. Biz ki dalış teknelerinde ıslak zeminde uyumuş, yerlerde yuvarlanmış adamlarız, bu feribotta sefil olduk vallahi…

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.