Motorla güney macerası

Geçtiğimiz günlerde, bu yaz tatilinde ne yapsak, nereye gitsek diye düşünürken ani bir kararla motora atlayıp 1 haftalığına güneye gitmeye karar verdik.

Bizim için tatile motorla çıkmak başlı başına radikal bir karardı, zira son 6 senedir yanımızda devasa iki dalış çantası olmadan şuradan şuraya adım atmışlığımız yok. Oysa malum, motorun eşya taşıma kapasitesi sınırlı. Dalış malzemeleri olmadan kendimizi çıplak gibi hissettik, ama kararımıza çabuk adapte olduk (Yine de yanımıza en azından bir dalış bilgisayarı almayı ihmal etmedik).

Plan program yapmadık, otel pansiyon ayarlamadık. Sadece kafamızda kaba taslak bir rota belirledik ve Cumartesi sabahı 5.30’da yola çıkıp Afyon üzerinden Antalya’ya indik. Afyon’a kadar gayet güzeldi yol. Burdur’a kadar da idare ettik. Burdur sonrasında her 15 dakikada bir mola vermeye başladık, zira kalça kemiklerimiz böğrümüze saplanmaya başlamıştı artık. İnsan vücudu bu iş için yaratılmamış arkadaş. O pozisyonda saatlerce oturmak fizyolojimize ters. Türkiye’nin en güneyinden en kuzeyine durmaksızın gidilen bir motor rallisi varmış. Yok, popoya yastık bağlasan yapılmaz o ralli. Atalarımız Orta Asya’dan at sırtında iyi gelmişler valla.

Neyse, akşam saatlerinde Çıralı’ya vardık. Daracık bir yoldan döne döne inilerek gidilen Çıralı, bildiğiniz üzere, bizim sahillerimizde caretta caretta’ların üreme merkezlerinden biri, hatta en önemlisi. O hengamede nasıl ürüyorlarsa artık? Sahil boyunca uzanan şezlong ve şemsiyeleri ile tipik bir güney kumsalı burası. Bir ara kaplumbağaların yuvalarını bozduğu gerekçesiyle şemsiye kullanılmasına izin verilmiyormuş Çıralı’da. Sonra ne olduysa, şemsiyeler tekrar meydana çıkmış. Kumsalın hemen arkasında dizi dizi restoranlar ve pansiyonlar var. Çıralı’nın güzel tarafı bütün bu restoran-pansiyon kirliliğinin bir şekilde yeşillikler tarafından örtülmüş ve gizlenmiş olması.

Çıralı’da bir gece konakladıktan, biraz yüzüp güneşlendikten sonra kendimizi biraz ötedeki Demre’ye attık. Demre, Likya uygarlığının önemli kentlerinden biri. Önceleri deniz kıyısındayken, Demre Çayı’nın taşıdığı alüvyonlar nedeniyle zaman içerisinde denizden uzaklaşmış. Etrafta bolca tarihi eser var, ama Demre deyince akla Noel Baba Kilisesi geliyor. Noel Baba veya Aziz Nikola veya Santa Claus veya Heilige Nikolaus, doğumundan ölümüne kadar Anadolu’da yaşamış, varlıklı bir aileden gelip kendini insanlara adamış, yardımsever bir kişilik. Üçüncü yüzyılda doğduğu ve 118 yıl (?) yaşadığı iddia ediliyor. Öldükten sonra da meşhur Noel Baba Kilisesi yapılmış anısına. Yalnız hikayenin asıl enteresan tarafı, yani Anadolu’nun ücra bir köşesinde kendi halinde yaşamış bir adamın nasıl ve ne zaman bacalardan atlayarak çocuklara hediye dağıtan bir efsaneye dönüştüğü, maalesef bilinmiyor. Bir de utanmadan kemiklerini çalmışlar adamcağızın. 1000’li yılların başında İtalyan tacirler mezarını kurcalayıp bulabildiklerini Bari’ye kaçırmış. Kalanlar bizim müzelerden birindeymiş. Maalesef bizim o sıcakta müze gezmeye falan takatimiz olmadığından kendimizi doğrudan dalış teknesine attık. E boşuna almadık o dalış bilgisayarını yanımıza...

Demre dalışa yakın zamanda açılmış bir bölge, o yüzden hala oldukça bakir. Biz de sadece 2 dalış yapmamıza rağmen harika şeyler gördük. Ne gördüğümüzü söyleyemiyorum, çünkü Demre Diving’in başkomiseri (!) Erkan öyle sağa sola, herkese söylememizi yasakladı. Gidin, dalın, kendiniz görün :)


Dalıştan dönüşte Demre’nin minicik limanında bizi şaşırtan bir görüntü çıktı karşımıza. Biri tutmuş, dalgakıranın üzerine şu yandaki şahane graffitiyi yapmış. Oraya o denizkızını çizmek kimin aklına gelmiş, maalesef öğrenemiyorsunuz, çünkü tuzlu su ve dalgalar imzayı silmiş. Yalnızca yapım yılının 1999 olduğu okunuyor. Ağzımız bir karış açık kaldı, çizerine saygılar sunuyoruz.


İki gece Demre’de kaldıktan sonra Kaş’a doğru yola çıktık. Biliyorsunuz, o civarda yollar deniz kıyısında kıvrıla kıvrıla giden, bir tarafı dağ, öbür tarafı uçurum tek şerit asfalttan ibaret. Son yıllarda yolların kalitesinde belirgin bir iyileşme olduysa da bir yerleşim biriminden ötekine giderken etrafta in cin top oynar. Biz de Demre’den çıktık, Kaş’a doğru yol alırken bir tabela gördük: Dalyan Dinlenme Tesisleri - 500 m. ‘Gördün mü girişimci Türk turizmcisini, maşallah dağda bayırda, her yerde’ diye aklımızdan geçirdik. Tabii tesis var, tesis var! Buyrun, huzurlarınızda Dalyan Dinlenme Tesisleri!






Nefis gözlemesi bir yana, görüp görebileceğiniz en şahane manzaralı tuvaleti ile de 5 yıldızlı bir tesis burası. Tuvaletin duvarlarını oluşturan kalasların her birinin 3 parmak kadar aralık bırakılmış olması hem şe’ederken manzaradan mahrum kalmanızı önlüyor, hem de doğal air conditioning sağlıyor, yaklaşık 5.000.000 BTU! Kapının kapanmaması klostrofobiyi engellerken, kafanıza düşecekmiş gibi duran bidon sifon görevi görüyor. Tabii içinde su bulunduğu ender anlarda. Yoksa dağın başında su ne arar?

Dalyan Dinlenme Tesisleri’nde gözlememizi yedikten sonra doooğru Kaş’a... Her yıl 3-4 kere uğramazsak rahat edemediğimiz Kaş yine cıvıl cıvıldı. Bu kez tekne ile Kekova‘ya doğru günübirlik bir tur yaptık. Kekova aslında Kaş ile Demre arasında kalan bir adanın adı olmasına rağmen, adanın hemen karşısında yer alan Kaleköy ve Üçağız’ı kapsayan geniş bir bölge bu adla anılıyor. Kekova Adası’nın asıl ünü, M.Ö 4.yy’da ada kıyılarına kurulmuş antik Likya kentinin ilkçağ depremleri sonucunda sulara gömülmesinden ileri geliyor. Batık Kent olarak anılıyor burası. Hakikaten adaya baktığınızda binaların yarısı karada, yarısı denizde. Hemen kıyıda merdivenleri denizin içine doğru inen, temeli bozulmadan kalmış birçok bina var. Tabanı cam kaplı teknelere binmişseniz şanslısınız, yoksa bizim gibi yarı belinize kadar tekneden sarkmak suretiyle suyun altında ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Maddi yetersizlikler nedeniyle güzel memleketimin birçok köşesinde olduğu gibi burada da hiçbir kazı yapılamamış. O yüzden aslında neyin ne olduğu pek bilinmiyor. Kimi kaynaklar burasının bir sayfiye kenti, kıyıdakilerin de yazlık evler olduğunu; kimi de kilisesi, dükkanları ve ortak yaşam alanlarıyla basbayağı bir şehir olduğunu iddia ediyor. Adaya çıkmak yasak. Dalış yasak. Hatta yüzmek bile yasak. Bu durumda, sanırım, herhangi birşey öğrenmemiz de yasak!

Tekne turuna çıkmadan önceki gece Üçağız’a yemek yemeğe gittik. Hem Üçağız, hem de Kaleköy (ya da eski adıyla Simena) küçücük, ufacık, tefecik, şipşirin yerler. Her iki köy de denize inen yamaçlara kurulmuş. Evler taştan, kapıları çoğu zaman açık. Sokak mokak yok. Sürekli tırmanıp indiğiniz bir takım patikalar var. Hatta çoğu zaman patika diye evlerin balkonundan, bahçesinden, avlusundan geçiyorsunuz. Muhtemel nüfus 3 bakkal, 5 lokanta ve 50 evden filan ibaret. İşte biz bu Üçağız’da dolaşırken (ki dolaşmamız zaten toplam 7 dakika falan sürdü, sonra köy bitti) aşağıda resmini gördüğünüz manzarayla karşılaştık. Cami duvarına asılmış bir karatahta üzerine tebeşirle Kelime-i Şehadet yazılmış. Arapça, Türkçe ve İngilizce olarak. Üçağız imamını can-ı gönülden tebrik ediyoruz, 24 saat hizmet böyle olur. Hani mesela yabancı bir turistsiniz, gece aşka geldiniz, Müslüman olmak istiyorsunuz. Bir koşu Üçağız Camisi’ne gidip tahtayı okumanız kafi. Yalnız turistler önünden geçerken bizim yaptığımız gibi meraktan durup okursa ne oluyor, onu bilmiyorum. Adamları çaktırmadan çaktırmadan Müslüman yapıyoruz galiba :)



Kaş’ta da bir gece kalıp Göçek’e uzandık. Daha önce Göçek’e gitmemiş biri olarak biraz hayalkırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Teknesi olanlar için cennet gibi, olmayanlar için felaket sıkıcı bir yer. Türkiye’nin en önemli limanlarından biri olan Göçek’e yılda 4200 tekne geliyormuş. İnanılmaz! Zaten daha 10-15 yıl önce küçük bir köy olan Göçek’in böyle kalkınmış olmasını başka ne açıklayabilir? Biz de koyları dolaşalım dedik ve bir tur teknesine atlayıp meşhur 12 Ada’yı gezdik.

Bu gezide Bedri Rahmi Eyüboğlu koyuna da uğruyorsunuz. Koya şair/ressamın adının verilme sebebi kıyıdaki bir kaya üzerine 1974’te yapmış olduğu kocaman bir balık resmi. Hikaye şöyle: 70’li yılların başında içlerinde Bedri Rahmi Eyüboğlu, Azra Erhat, Mina Urgan gibi şair, ressam, yazar, çizerlerin bulunduğu entellektüel bir grup tekneyle Ege ve Akdeniz’in koylarını dolaşmaya çıkar ve bu yolculuğa “Mavi Gezi” adını verirler. Bu gezi ile bugünkü mavi turların temelini de atmış olurlar. Gezerken asıl adı Taşyaka olan bu koya uğrarlar, çünkü burada bir balıkçı barınağı vardır ve niyetleri akşam yemeği için balık almaktır. Balıkçı, elindeki balıklar için Bedri Rahmi’ye fahiş bir fiyat söyler. Bedri Rahmi teknedeki arkadaşlarıyla balıkçıya bu parayı versinler mi vermesinler mi diye tartışırken başka bir tekne koya girer, balıkçıya istediği fiyatın 3 mislini öder, bütün balıkları alır, çeker gider. Bizimkiler akşamın bir vakti aç-bilaç ortada kalır. Bu olay aralarında bir hikaye konusu olur, mavi gezi bittikten sonra Bedri Rahmi koya geri döner ve hikayenin anısına meşhur “Balık” resmini oradaki bir kaya üzerine çizer. İşte o balık:

Göçek’te de 2 gece kaldıktan sonra deniz, güneş tatilimize bir nokta koyup kendimizi tarihin bağrına atmaya karar verdik ve Efes’e uzandık. Efes’i size uzun uzun anlatacak değilim. Hala daha gidip görmemiş olan varsa kendinden utansın, gidip köşede tek ayak üstünde dursun.

Efes 1895’ten beri Avusturyalı arkeologlar tarafından kazılıyor. Ama yüzlerce arkeolog daha yüz yıl kazsa bitmeyecek büyüklükte bir antik çağ metropolü burası. Tarihi M.Ö 6000’lere dayanıyor, yani yaklaşık 8000 yıllık bir kent. Bugün gezdiğimiz Efes ise M.Ö. 150 yılları civarında kurulmuş. Kazılarda ortaya çıkarılmış yapıların bir çoğu aslında yarım. Parçalar ya yurtdışına (çoğunlukla Osmanlı Devleti’nin izniyle Avusturya’ya) çıkarılmış ya da yağmalanmasın diye Efes Müzesi’ne taşınmış.

Gezerken elinize bir sesli rehber veriyorlar. Ahizeye benzer bu aletin ilgili rakamına tuşladığınızda istediğiniz eser ya da bölüm ile ilgili bilgileri dinleyebiliyorsunuz. Vallahi ben dinlediklerimin yarısını anlayamadım. Bu, cozurdayan öğle güneşi altında hafif salaklaşmış olmamdan ileri gelebileceği gibi, anlatılanların ağır bir arkeolojik jargon içermesinden de kaynaklanmış olabilir.

Sesli rehberde anlatılmayan bazı hikayeleri de sağdan soldan duyuyorsunuz. Mesela Efes’in ünlü Celcius Kütüphanesi’nin (bakınız alttaki resim) altında var olduğu sanılan dehlizler resmi kaynaklara göre kanalizasyon, gayri resmi kaynaklara göre kralların ters bir durumda limana doğru kaçması için açılmış gizli geçitler, başka kaynaklara göre ise kütüphanenin tam karşısında yer alan ve genelev olduğu düşünülen binaya erkeklerin eşlerine yakalanmadan girebilmesi için yapılmış tüneller... Öte yandan elimdeki sesli rehber burasının genelev değil, umumi hela olduğunu söylüyor. Kütüphaneden helaya kim niye dehliz kazar, onu da anlamak mümkün değil. Çişe giderken yağmura yakalanmamak için mi? Vallahi kime inanacağımı ben de şaşırdım!


Son yıllarda ortaya çıkarılan ve halen kazısı devam eden Yamaç Evleri ise insana küçük dilini yutturuyor. Burası zamanın bir nevi Uphill Court’u, Incity’si, Beykoz Konakları’ymış. İkibin yıl önceki bu evlerde ayrı ayrı sıcak-soğuk su, su kesilmesine karşı evlerin içinde sarnıç ya da kuyu, sıcak suyun tabanda dolaşmasını ve evlerin içini ısıtması sağlayan sistemler, ortak havalandırma boşluğu ve yazın evin içinin serin kalmasını sağlayan taş duvarlar bulunduğu gibi, evlerin iç duvarlarında da ikonalar, taban ve tavanlarda mozaikler varmış. Üstelik bunlar evsahipleri tarafından sık sık değiştiriliyormuş. Adamlar ev dekorasyon modasını takip ediyorlarmış resmen.

Birkaç saat süren Efes gezimizi bitirip methini çok duyduğumuz Şirince’ye gittik. Efes’e yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu küçücük dağ köyü, orijinaline sadık kalarak restore edilmiş 100-150 yıllık evleri, kıvrılarak yükselen daracık sokakları ve ev yapımı meyva şarapları ile ünlü. Aslen bir Rum köyü olan Şirince, mübadele yıllarında boşaltılmış ve gidenlerin yerine Kavala’dan gelen muhacirler yerleştirilmiş. Ama bunlardan da kala kala 700 kişi kalmış köyde. Kalanlar şarapçılık, pansiyonculuk ve birazcık tarımla geçiniyorlar. Köyün adının da tatlı bir hikayesi var: Rumlar zamanında köyün adı Kırkınca imiş, ancak Rum ağzıyla Kirkince olarak söylenir, Türkler ise Rumlardan duydukları bu adı Çirkince olarak telafuz edermiş. Çirkince aşağı, Çirkince yukarı diye günler geçerken “Bu ne biçim isim!” diye isyan eden zamanın valisi 1930’larda köyün adını Şirince olarak değiştirmiş.

Bütün gün güneş altında Efes’i gezdikten sonra, kendimizi kaçınılmaz olarak bir şarap mahzeninde meyva şarabı tadıp serinlerken bulduk :) Şirince’nin meyva şarapları şahane. Şeftali, ayva, karadut, vişne gibi doğrudan meyva püresinden yapılan çeşitler çok leziz. Bir de esans katılarak yapılanlar var: Muz, nar, ananas gibi. Esaslı mevya şarapçıları esans katılarak yapılan çeşitlere pek itibar etmeyip gerçek mevyadan yapılanları tavsiye ediyor. Fiyatlar da çok makul: 8-10 YTL. Bizim çeşitlerini denediğimiz şarapevi telefonla sipariş alıp ertesi gün kargoyla 1 kasa şarabı evinize gönderiyor. İlgilenirseniz, buyrun telefonları: Kaplankaya Şarapları. 0232 898 32 28 / 29. www.kaplankaya-sirince.com.

Kısa Şirince ziyaretimizi bitirdikten sonra, son gecemizi geçirmek üzere Kuşadası’na indik. Kuşadası’nı görmeyeli bir 10 yıl oluyor. On yılda görüntüsünde pozitif bir değişiklik olmamış. Hala betonarme, hala çok kalabalık. Zaten geç bir saatte Kuşadası’na vardığımız için, kıyıda ilk gördüğümüz otele eşyalarımızı atıp sahilde yürüyüşe çıkıyoruz. Cuma gecesi olmasının da etkisiyle sokaklar tıklım tıklım. Hava da felaket sıcak, felaket nemli. Böyle bir yandan gezer, bir yandan klimalı odamıza dönüşün hayalini kurarken karşımıza bir tanıtım standı çıkıverdi: “GASAKİ. Akıllı ısıtıcı”. Adamın biri sahile bir kamyonet çekmiş, içine koyduğu ısıtıcıları cayır cayır yakmış, Temmuz’un ortası ve Allah’ın sıcağında Kuşadası’nda kombi tanıtımı yapıyor. Fesüpanallah. Tahmin edeceğiniz gibi, standın etrafı booomboş. Şirket patronunu bulmuş olduğu bu yaratıcı marka ismi ve yenilikçi promosyon yöntemi nedeniyle kutluyorum. Satışların patlayacağına şüphem yok. Nereye patlayacağı ayrı :)



Sokaklarda dolaşmaya devam ederken karşımıza başka bir dumur görüntü daha çıktı. Buyrun:

Genuine fake! ‘Hakiki sahte’ gibi birşey. Gerçekten nefis. Yani adam diyor ki, öyle bir sahte yaparım, kompetanı gelse gerçeğinden ayırdedemez, gönül rahatlığıyla alın takın. Hani Türkler’in taklitçiğini bütün dünya biliyor artık, ama işi abartıp yaptığımızla övünerek tabela asma safhasına geldiğimizi ben bilmiyordum.

Neyse, yorgun argın otele döndük. Sabah çok erken kalmamız gerekiyor, zira dönüş için Bandırma’dan kalkacak feribota yetişmemiz lazım. Fakat bizi bilen bilir, sabah erken kalkmak bünyemize ters. Kendi inisiyatifimiz dahilinde erken kalkabildiğimiz daha görülmemiş. O yüzden otele kayıt yaptırırken sabah 06.00 için uyandırma yazdırmıştık. Sonra odaya çıkınca fark ettik ki, odada telefon yok. Televizyon var, buzdolabı var, klima var, telefon yok. Enteresan. Nasıl uyandıracaklar merak ettik, ama yürüyüşe çıkarken resepsiyona sormayı unuttuk. Döndüğümüzde vardiya değişmişti, başka bir resepsiyonist vardı karşımızda. Ve aramızda akla ziyan şu diyalog geçti:

- Merhaba. Biz uyandırma yazdırmıştık. Nasıl uyandırıyorsunuz acaba?
- Uyandırmıyoruz.
- Nası?
- Siz kendiniz uyanıyorsunuz.
- Ya!
- Telefon yok mu?
- Yok odada telefon, işte biz de o yüzden...
- Onu demiyorum, sizin cep telefonunuz yok mu?
- Vaar.
- Tamam işte, kurun onun alarmını, uyanırsınız.
- Aa, hakikaten, bizim aklımıza hiç gelmedi bu !?!!
- Kaçta kalkacaksınız?
- 6’da.
- Çok ters bir saatmiş.
- Ya evet, biraz erken.
- Yok ondan demedim, ben sadece saat 5 ile 7 arasında uyurum.
- Haa. Eee?
- 4’te uyumuş olsam hadi neyse. 6’da kalkar sizi uyandırırım. Ama 5’te uyuyorum. Öbür türlü 6’ya kadar beklemem lazım, öyle olunca da...
- Tamam, tamam, siz zahmet etmeyin, biz kalkarız artık bi şekilde... Hadi size iyi günleeeer....

Neyse, çocuğun hakkını yemeyelim, gerçekten sabah 6.15’te kapımızı çaldı. Fakat biz kalkamayacağız diye korkudan gece zaten uyku muyku uyumamıştık :)

Sabahın köründe dönüş yoluna başladık. Giderken Akhisar civarında yol boyunca sıralanmış dizi dizi kavun tezgahları gördük. Bunlardan biri, onlarca tezgah arasında farklılaşabilmek için kartondan bir tabela asmış: “Diyet Kavun”. İyi güzel de, nasıl yani? Benim bildiğim diyet ürün dediğin üretilirken içine şeker yerine tatlandırıcı konan şeydir. Kavunun diyeti nasıl oluyor ki? Yetiştirirken bol su mu basıyorlar, toprağa Canderel mi serpiyorlar? Ayrıca bizim orada şekersiz kavuna diyet değil, kelek derler! Yetişecek bir feribotumuz vardı, durup kavuncu amcaya diyet kavunun sırrını soramadık...

Nihayet öğle saatlerinde feribota kapağı attık ve Cumartesi akşamüstü İstanbul’a vardık. Motorla tatil maceramız da böylece sona erdi.

Gelelim hikayenin son bölümüne... Yani “Motorla tatile çıkacak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?” kısmına :)
1. Ne kadar sıcak olsa da, koruma ekipmanınızı yanınıza almaktan kaçınmayın. Kaskı zaten saymıyorum. Onun dışında motor ceketidir, pantolonudur, eldivenidir.... Biraz hamallık yapacaksınız, ama lazım.
2. Eşyalarınızı hazırlarken minimalist olun. Biz çok az eşya almış olmamıza rağmen, İstanbul’a döndüğümüzde, daha da az eşyayla bu tatili yapabileceğimize her ikimiz de ikna olmuştuk. Örnek teşkil etmesi için açıklıyorum, ben listemi 3 t-shirt, 1 şort, 2 çamaşır, 2 bikiniye kısalttım. Emrah 2 t-shirt, 1 mayo ve 1 dona kadar indi :) Sonuç: Böyle bir seyahate çıkmaya niyetlenmiş ve “Gündüz teknede giydiğim terlikle akşam yemeğe gidemem şekerim” modundaysanız derhal tatil planlarınızı değiştirin, Türkbükü’ne filan gidin.
3. Bir takım yol ve doğa koşullarını önceden sükunetle kabullenin, metin olun, fazla mızmızlanmayın. Nedir bunlar?
a. Poponun jöle kıvamına gelmesi, kaskın içinde kulakların Mr. Spock’laşması
b. El, kol, bacak gibi açık yerlerinizi arı sokması
c. Öndeki büyük araçlardan minik taş, toprak, mıcır sıçraması ve bacaklarınıza çarparak hayvan gibi acıtması
d. Ağza, buruna, hatta göze sinek kaçması
e. Amele yanıkları. Kollarda, bacaklarda, ama özellikle sandaletli ayaklarınızda desenli, delikli, şeritli bir takım yanık izleri...
4. Yanınıza kalem, kağıt ve ihtiyacınıza uygun bir harita alın. Mesela bizim haritamız çok detaylı bir karayolları haritası olmasına rağmen dağ başındaki Şirince’yi göstermiyordu.
5. Son olarak, her sabah kalkın ve şöyle deyin: Eee, bugün nereye gidiyoruz?

Herkese neşeli tatiller... Bir sonraki maceramızda görüşmek üzere... :)


Share this post!

Bookmark and Share

1 yorum:

torkunc dedi ki...

eh..harikasınız wallahi :)