Gözlük çerçevesi

Neden seyahat ediyoruz?
Bazılarımızın içinde karşı konulmaz bir ‘gitme’ arzusunun olmasının sebebi nedir?
Yeni ülkeler, insanlar, kültürler keşfetsek ne olacak, etmesek ne olacak?
Bazı insanlar neden seyahat etmenin özgürleştirdiğini düşünüyor?
Ve seyahat edenler neden başkalarını da yola çıkmaya iknaya uğraşıyor?

* * * * * * *

Her insan dünyayı birbirinden farklı algılıyor. Sen de, sana özgü bir gözlük çerçevesi içinden dünyaya bakıyorsun.

Yetişirken etkileşime girdiğin insanlar hayata dair değerlerinin oluşmasına etki ediyor. Kiminin etkisi büyük oluyor, kiminin ki az.

Gözlük çerçeveni yetişirken edindiğin değer yargıların oluşturuyor. Etrafında olup biten her şeyi o ana kadar öğrendiğin kriterler ışığında işlemden geçiriyor, değerlendiriyor, yargılıyor, karar veriyorsun.

* * * * * * *

Seyahat etmek dünyaya baktığın gözlük çerçeveni değiştirmene yarar. Onu değiştirirsen dünyanın senin etrafında dönmediğini fark edersin. Ve şaşırırsın. Çok şaşırırsın.

Dünya senin evde otururken zannettiğin yer değildir.

Mesela, en basitinden, başka kıtalarda dünya haritasının açısı bile farklıdır. Bir harita gördüğünde otomatik olarak Türkiye’yi arar, ama alıştığın gibi ortalarda bulamazsın. Kenarda bir yerdedir.  

Trafiğin sağdan değil, soldan akmasıdır doğal olan dünyanın bir kısmı için.  Güney Afrika’da biri ‘Sizde trafik terstendi, değil mi?’ diye sorunca evet diye mi cevap veresin, hayır mı, tereddüt yaşarsın.

Alfabe yalnızca Latin harflerinden oluşmaz, aklının alamayacağı kadar fazla yazı biçimi olduğunu öğrenirsin. Öyle çok uzaklarda değil, Avrupa’nın göbeğinde Glagolitik alfabesi vardır mesela. Tuhaf harfleri olan sadece Çinliler ve Japonlar değildir senin için artık.  

Kullanmadığın, sonradan öğrendiğin bir dolu uzunluk ve ağırlık birimine hakim olursun. Ama konu Etiyopya takvimine gelince şaşalarsın. Sene 12 değil, 13 aydır.

Irk kavramın alt üst olur. Kızıl saçlı, renkli gözlü ve beyaz tenli bir kadın zenci olduğunu söyleyebilir.  Ya da kendini ‘renkli’ diye tarif eden beyaz tenli Güney Afrikalı garson kız ensesine yaptırdığı ayyıldız dövmesini gösterince ‘yavaş gel dostum’ dersin, ‘hepsini birden anlayamadım!’. %25 İngiliz, %50 Çinli, %25 Yeni Zelanda yerlisi Maori olduğunu söyleyen bir erkekle tanışınca rakamları mı aklında tutmalısın, ülkeleri mi, yoksa dünyanın dört bir tarafından gelen bu insanlar nasıl tanışıp çocuk yapmışlar onu mu düşünesin, şaşırırsın.

Afrika’da yanına gelip sana Japon olup olmadığını sorduklarında ağzın bir karış açık kalır. Dalga mı geçiyor acaba diye bakarsın, yoo adam gayet ciddidir. Kekeleyerek hayır dersin.

Fotoğrafı çekildiğinde ruhunun çalındığına inananlar sadece Kızılderililer değil, Sudanlılar’dır aynı zamanda.

Çıplaklık ile ilgili bütün bildiklerin ters yüz olur. Mesela yaz tatilinde yatakhanesinde konakladığın Almanya’daki lisenin duşlarının tamamen açık ve ortak olduğunu görürsün. Bırak karşı cinsi, kendi cinsinden biriyle bile yanyana çıplak durmak ayıp değil miydi? Ya da yaşı ve kilosu kaç olursa olsun Brezilya’da her kadın tanga giyip plajda dolaşır, kimsenin de bunu umursadığı yoktur.

İnsan hayatının bazen ne kadar değersiz olduğunu görürsün. Ölüm ne kadar kolay ve sıradandır bazı yerlerde. Bindiğin minibüs 6 yaşında bir Mozambikli kıza çarpınca onu hastaneye yetiştirir, ölüm haberini aldığında ‘ben bugün burada olmasam bu kız ölmeyecekti’ diye düşünürken yakalarsın kendini.

Öldükten sonra bedeni ele alma biçimi de ne kadar farklı... Gürül gürül et kokusu burnunun direğini sızlatırken müzik ve dansla dolu bir ölü yakma töreni izler,  hipnotize olursun Nepal’de.

Şehir hayatından çıkıp üstüne yıkılan bir doğaya karışınca, ki neresi olduğunun bir önemi yok, ister denizin derinliklerine dalmışken, ister yağmur ormanlarında, ister gölde yüzerken, ister bozkırda, ne kadar küçüksündür. İçinden nasıl bir coşku fışkırır, nasıl hayran olursun her baktığın yere... O dağ ne uludur, o göl ne sakin, denizin altındaki hayvanlar nasıl da istifini bozmaz seni görünce ve bozkırdaki o sürüler sana nasıl kafasını çevirir.

Koyunların, ineklerin, atların açık havada yaşadığı ülkeler görürsün. Değil çiftlik, hara, mera, bir çatı bile yoktur altına sığınabilecekleri. Yağmur yağınca ne yapıyorlar diye sorarsın budalaca. ‘Hanımefendi, bu hayvanlar doğal ortamlarında yaşıyorlar, çatıya ihtiyaçları yok, yağmur yağınca ıslanıyorlar’ cevabını alınca zihnin berraklaşır.

Din ve inanç sistemlerine bakışın bütünüyle değişir. Mesela Budist rahipliğinin din adamlığı olmadığı öğrenirsin. Herkes hayatının istediği bir döneminde işini gücünü bırakıp bir yıl boyunca manastıra kapanabilir. Kapanmak derken lafın gelişi. Manastıra gider, saçlarını kesip kırmızı-bordo kıyafetini giyer, kendine dönmek, arınmak, dua etmek, topluma faydalı işler yapmakla uğraşır. Kendine ayırdığı süre bitince hayatına geri döner; yerini düşünmek, odaklanmak, rahatlamak, ibadet etmek isteyen başka birine bırakır. Bunları öğrenince Budist olasın gelir.

Kadın sünneti diye kulağına çalınan meselenin bir işkence yöntemi ve insanlık suçu olduğunu fark ettiğinde öfken kulaklarından taşar. Kız çocuklarının genital organlarının henüz 3-4 yaşındayken kesilip yırtıcı kuşlara atıldığını, yaranın vajina girişi tamamen kapanacak şekilde iyileştirildiğini, kızların evlenecek yaşa geldiğinde kocasının kapanan yara yerini bıçakla yarıp içine girdiğini öğrenince bacaklarını sıkı sıkı kapatırsın farkında olmadan.

Sadece barınabildiğin bir evin olduğu, her gün iki öğün yemek yiyebildiğin, temiz su bulabildiğin ve ailen hala hayatta olduğu için dünya nüfusunun ezici çoğunluğundan daha iyi şartlar altında yaşıyorsundur. Ne kadar şanslı olduğunu idrak edersin. Bunu fark edince utanırsın.

* * * * * * *

İnsan sadece bildiği şeyi sever. 
Ve ancak öğrendiği şeyi bilir.
Sadece kendisine öğretilenle yetinirse sevdiği şeyler de sınırlı olur.

Seyahat öğretir. Hem de şelale gibi akar insanın üzerine... Kamyon gibi çarpar. Bedensel ve zihinsel sınırlarının nerede olduğunu, kendini nereye kadar esnetebileceğini gösterir. Gözlük çerçeveni kırar kırar eline yenisini verir.

Ta ki sen çerçevesiz kalıncaya kadar...

Seyahat edenin yolda keşfettiği aslında ne yeni insanlar, ne yeni kültürler, ne de yeni yemeklerdir. 

Klişedir, ama doğrudur: İnsan yolda kendini keşfeder.

Read More!

İçinizdeki kuşu keşfedin: Rio de Janeiro üzerinde yelken kanat!

Geçen sene Ekim ayında bir gün, Rio de Janerio’nun dünyaca ünlü Coppacabana plajında tembel tembel yatıyordum.

Mevsim ilkbahar olmasına rağmen yakıcı bir güneş vardı. Güneşi gören Brezilyalı kalçalar plaja akın etmişler. Deniz dalgalı, kum kaldırıyor. Girmesi zevk vermiyor. Kimse de girmiyordu zaten. Varsa yoksa plaj voleybolu...

Denize giremeyince canım sıkıldı. Kitap mı okusam, şekerleme mi yapsam, karar veremiyordum. Kumda oflayıp puflamam bitmeyince Yeni Zelandalı arkadaşım Andy güneş gözlüklerini kaldırıp bana şöyle bir baktı ve ‘Kalk’ dedi, ‘kalk, uçmaya gidiyoruz!’


Yirmi dakika sonra, mayolarımızın üstüne geçirdiğimiz şort, tişört ve ayağımızda parmakarası terliklerimizle, Falcao kardeşlerin önündeydik. 

Paulo ve Roni Falcao neredeyse 30 yıldır Rio de Janeiro üzerinde yelken kanatla ikili uçuş yaptırıyorlar. Hem son derece eğlenceli, hem gayet profesyoneller. Hemen kaynaştık.

Roni parmakarası terliklerimi gösterip ‘Uçmaya geldiğine emin misin?’ diye dalga geçti, ‘kimse plajda güneşlenirken kafasına terlik düşsün istemez de!’ Hakikaten, bir ayakkabı giymeyi akıl edememiştim. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Neyse ki, böyle ayaklar cıbıl cıbıl karşılarına çıkan ne ilk, ne de son müşteriyim. Bir yerlerden siyah bir lastik bant getirdiler, 30 saniyede terlikler sandalete dönüştü ve ayaklarıma sıkı sıkı bağlandı.

Falcao’ların ofisinde ‘başıma bir iş gelirse sorumlusu benim’ mealindeki kayıt formlarını imzalayıp yaklaşık 100 USD civarındaki atlayış ücretini ödedikten sonra, dörderli dörderli ciplere doluşup Pedra Bonita Tepesi’nin yolunu tuttuk.

696 metre yüksekliğindeki Pedra Bonita, Rio de Janeiro’nun meşhur Tijuca Milli Parkı içindeki tepelerden biri.

Bana soracak olursanız Tijuca Milli Parkı’na park demek haksızlık. ‘Park’ deyince benim aklıma içinde kaydırak ve salıncak olan çocuk parkları, birkaç oturma bankı ihtiva eden mahalledeki küçük yeşil alanlar, restore edilmiş köşklerde kasırlarda çay içilen Boğaz’a nazır peyzaj harikası yerler, bir de son olarak Gezi Parkı geliyor, ki bunların hiçbiri İngilizce’de kullanılan park kelimesinin manasını yansıtmaya yetmez. 

Tijuca Milli Parkı, bildiğimiz orman. Dünyanın en büyük ‘şehir içi ormanı’ kabul ediliyormuş. Varlığı tek başına Rio de Janeiro’da yaşamaya karar vermeniz için neden teşkil edebilir. En ufak bir abartma olmadan söylüyorum: Riolular’ın bir ayağı denizde, bir ayağı ormanda...

Ciple yirmi dakika tepeye tırmandıktan sonra atlayışı yapacağımız rampaya geldik. Rampa zannettiğim gibi tepenin zirvesinde değil, biraz daha altında, 507 metredeydi. 

Ne zaman ‘ekstrem’ kabul edilen bir aktivite yapmaya kalksam, dünyanın neresinde olursam olayım, kapısında kuyruk olduğunu görünce şaşırıyorum. Yelken kanatla uçmak da o kadar ekstrem bir aktivite olmasa gerek ki, rampanın önünde yine müthiş bir kalabalık sırasını bekliyordu.

Beklerken ekipmanımızı kuşandık. Benimle atlayacak olan Paulo, önce sırtımızda yelken kanatla rampaya kadar nasıl yürüyeceğimizi gösterdi. Sonra rampada senkronize adımlarla bir koşu tutturmamız gerektiğini anlattı. Benim Paulo’nun arkasında ve biraz sağında durmam gerektiğinden ayaklarımızı birbirine karıştırmadan atlayabilmek için kenarda bir-iki kez prova ettik birlikte koşmayı.

Sonunda sıra bize geldi... Rampaya çıktık, bağlantılarımızı ve kanatlarımızı elli kere daha kontrol ettiler, Paulo 1-2-3 diye sayınca koştuk ve boşluğa doğru kendimizi bıraktık.

Yelken kanatla uçmak son derece konforlu. Rampadan ayrılır ayrılmaz süzülmeye başladığınız ve serbest düşüş yaşamadığınız için fazla heyecanlanmıyor, gayet rahat hissediyorsunuz.

Atladıktan hemen sonra başladık Paulo ile sohbete. Coppacabana Plajı ne tarafta kaldı, İsa heykeli nerede, yanımızdaki tepe neresi derken, nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde Brezilya hükümetinin yolsuzluklarını konuşurken bulduk kendimizi. Paulo bir yandan anlattı, bir yandan fotoğraflarımızı çekti. 

Sohbet ede ede, önce yemyeşil Tijuca Ormanı, sonra masmavi Atlantik Okyanusu üzerinde süzüldükten sonra altın sarısı Pepino Kumsalı’na indik.

Uygun hava koşulları yakalandığında dakikalarca havada kalmanın mümkün olduğu yelken kanatla benim uçuşum 6-7 dakika civarında sürdü. Hız, duruş pozisyonu ve manevra kabiliyeti göz önüne alınınca, kuş gibi hissetmeye en yakın deneyim bu olabilir bana kalırsa. Hani insanoğlunun bitmeyen rüyası, kuş gibi özgür olup kanatlanmaya


Siz de artık içinizde gizli kalmış martı Jonathan Livingston'ı mı keşfedersiniz, yoksa Hezarfen Çelebi'yi mi, bilemem... Ama Rio de Janeiro’nun klasik rotalarından çıkıp şehre bir de havadan bakın derim. Coppacabana kaçmıyor nasılsa :)


Read More!

Şahsi bir 2013 seyahat muhasebesi


Bitirmek üzere olduğumuz yılın benim için ayrı bir anlamı var: Geçtiğimiz yıl bu günlerde, 2013’te her zamankinden fazla seyahat etmeye karar vermiştim. Oturup gitmek istediğim yerleri listelemiş ve kaba taslak bir bütçe çıkarmıştım. Yılın bitmek üzere olduğu bu günlerde geriye dönüp bakınca ne göreyim? Ne planlar tutmuş, ne bütçe...

Seyahat etmek biraz da böyle birşey. Yola bir kere çıktınız mı kendinizi gitmek istediğinizden farklı bir yere varmış bulabilirsiniz. Buyrun, benim bilançoyu birlikte gözden geçirelim:

Listemin ilk sırasında Yeni Zelanda vardı. Fakat planım daha yola çıkar çıkmaz patladı. Kendimi Japonya’da buldum. Yeni Zelanda nire, Japonya nire, ne biçim planlama yaptın arkadaş diyebilirsiniz. Haklısınız. Ve fakat ben de haklıyım. Havayolu en ucuz aktarmayı Osaka üzerinden verdi (Dünya haritasını gözünüzün önüne bir getirin çok rica ederim, böyle aktarma olur mu?). Ben de hesapta olmayan birkaç günlük bir Japonya gezisi yaptım. Neyse, körün istediği bir göz...

Benden size tavsiye, Japonya’ya giderseniz doya doya hayret edin. Başka yerde bu kadar şaşırmanız ve şaşalamanız mümkün olmayabilir. Hatta bir süre sonra siz de tuhaf şeyler yapmaya başlayabilirsiniz. Mesela ben, kendimi para çektiğim ATM’ye eğilip selam verirken yakaladım.

Japonya’nın ilginç bir sürü yanı var, ama ben kadınların gözlerine takıldım.  Gözlerini kocaman kocaman yapmak için nasıl mücadele verdiklerine... İçine kapanık, tutucu, geleneksel Japon kültürünün batının güzellik normlarını nasıl içselleştirdiğine... Osaka’dan dönünce oturup bunu yazdım. 

Yeni Zelanda’ya Şubat başında vardım. Bir aya yakın kaldığım bu ülke açıkhava aktivitelerinin en kral mekanıydı. Auckland’a ayak basar basmaz, önce Jacques Cousteau’nun dünyanın en iyi 10 dalış bölgesinden biri dediği Poor Knights Adaları’na koştum. Hava açık, su soğuktu. Çok canlı yoktu, fakat sualtı daha önce başka hiçbir yerde görmediğim, insan boyunda bitkilerle kaplı, mistik ve olağandışı bir yerdi. Sualtı kameramı evde unuttuğum için kendime güzelcene küfrettim.

Poor Knights’tan dönünce vakit kaybetmeden Waitomo Mağaraları’na gittim. Duvarlarında onbinlerde solucanın yıldız gibi ışıldadığı devasa bir mağara sistemi içinde 4,5 saat geçirdim: Yeraltı nehirlerinde yüzdüm, dehlizlerden geçtim, yeraltı şelalelerine tırmandım, bacalardan iple indim... Mağaranın en derin noktasında, yerin 60 metre altındayken deprem olunca hiç istifimi bozmadım, ama gün ışığını gördüğüm an toprağı öptüm. Şu güzel macerayı da hala yazıya dökmedim ya, bana ne kadar kızsanız haklısınız.

Oradan ver elini Marlborough Sounds. Denizle karanın içiçe geçtiği bir doğa harikası. Yeni Zelanda’nın beyaz üzümüyle ünlü bağlarında gezip şaraplarını tattıktan sonraki bir haftamı tablo gibi göller etrafında kamp yaparak geçirdim.

Göl kenarındaki kampı toplayınca buzul tepesinde yürüyüşe gittim. Hayatta buzul üstüne çıkıp yürümedim de demeyeceğim. Üç saatlik bu macerayı da şu yazıda anlattım.

Yeni Zelanda seyahatimin zirvesine ise gezinin sonunda vardım: Queenstown’da, yerden 4500 metre yukarıda bir uçaktan yallah aşağı atladım. Skydiving’i o kadar sevdim ki, Yeni Zelanda’dan döndükten altı ay sonra İzmir Efes’te ikinci kez atladım. Daha havada süzülürken önümüzdeki sene paraşüt eğitimi mi alsam acaba diye düşünmeye başlamıştım. Skydiving yaparken neler hissettiğimi merak edenler şuraya göz atabilir. (Yeni Zelanda ile ilgili fotoğraf albümlerime bakmak isterseniz şurada ve şurada).

Senenin ikinci seyahatini Nepal’e yaptım. Yeni Zelanda’daki adrenalin dolu geziden sonra Nepal tapınaklı, sunaklı, dualı, şarkılı, sakin bir ülkeydi. Gerçi önce şansımı yamaç paraşütü yapmak üzere Pokhara’da denedim, ama olumsuz hava koşulları nedeniyle tırıs tırıs Katmandu’ya geri döndüm.

Büyük kısmı Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan şehir, kasaba ve köylerle dolu rotam Katmandu, Patan, Kokhana, Bungamati, Dhulikel, Bhaktapur ve Nagarkot’tan oluşuyordu.

Dağcı değilim, ama Nepal’e kadar gelmişken Everest’i görmeden dönmek ayıp olur diyerek küçük bir uçakla bir saat Himalayalar’ın üzerinde uçtum. Şansıma hava açık ve berrak, dağlar elimi uzatsam tutacakmışım kadar yakındı. 

Ancak benim için Nepal’in en etkileyici tarafı ne dağlarıydı, ne köyleri... En etkileyici, çarpıcı, hatta adama iki tokat atıcı tarafı, yakın mesafeden izleyebildiğim ölü yakma törenleriydi.

Benim gibi fotoğraf çekmeyi seven küçük bir grupla gezdiğim bu müthiş renkli, kendine has, mistik ülkeden dönünce, yazı yazmak yerine bir fotoğraf gösterisi hazırladım. Bu fotoğrafların bazıları Ekim ayında Fototrek’te açılan karma sergide yer aldı.

Bhaktapur’da tanıştığım Aman ve babası Arjun, hikayeleri ve benim için çaldıkları ‘Resham Firiri’ türküsü ile hem blog’da, hem de sergideydi.

Nepal’den sonra benim orijinal plan dağılmaya başladı. Beni takip edenler bilir, yılın bir bölümünü sualtında geçiriyorum :) Uzun süre karada yaşayınca daralma alametleri beliriyor bende. O yüzden periyodik tedavim için Şarm el Şeyh’e gittim. Böylece üçüncü seyahat rotam Mısır oldu.

Mısır’dan döner dönmez, bir sonraki ve en uzun seyahatim için hazırlanmaya başladım. Herşey arkadaşım Zehra (Levent)’nın masum bir cümlesiyle başladı: ‘Kosta Rika’da ziplining yapalım mı?’. Haritayı açıp Kosta Rika’nın tam olarak nerede olduğuna baktım. Gitmişken etrafı da göreyim deyip bütün Orta Amerika’yı kapsayan bir plan yaptım ve olaylar gelişti...

Haziran ortasında, önce New York’a uçtum. Şehirde sadece birkaç gün kalsam da bende iz bırakan bir etkinliğe tesadüf ettim. Yaratıcılarını can-ı yürekten tebrik ettiğim ve Eyes Wide Shut'ın setinde miyim dedirten bu enteresan olayı hem blog’a, hem L’Officiel dergisine yazdım.

New York’tan sonra Kosta Rika’ya uçtum. Takip eden iki ay boyunca Panama, Kosta Rika, Nikaragua, El Salvador, Honduras, Belize ve Guatemala’yı gezdim.

Orta Amerika seyahatimi kapsamlı olarak yazmış değilim. Gittiğim her yerde Facebook sayfama notlar gönderdiysem de blog’a yazı yazmak konusunda biraz ağırkanlı davrandım. Sanırım bunun temel sebebi seyahatimin her aşamasının; her aktivitesinin, her şehrinin, her yemeğinin, her ulaşım aracının başlı başına bir yazı konusu olması. Kosta Rika’da yemyeşil bulut ormanları içinde yaptığım ‘ziplining’i mi anlatayım, şelalelerden iple indiğim ‘canyoning’i mi? Panama’nın şaşırtıcı renklilikteki sualtını zaten anlatamam, siz şuradan fotoğraflarına bakıverin.

Nikaragua’da iki yanardağdan mütevellit 8 şeklindeki Omotepe adası, kolonyel mimariyle sarmalanmış, zarif Granada ve Leon şehirleri müthiş sürprizdi benim için. Yazmadım, ama fotoğrafladım. Şehirlerin üzerine tıklayarak göz atabilirsiniz. 

El Salvador’un sörf cenneti kıyıları sörf yapmayan bendenize pek birşey ifade etmeyince acele tarafından Honduras’a yollandım. Ülkenin sabıka kaydı özellikle cinayet hususunda epey yüksek olunca gidip gitmemekte tereddüt yaşamıştık, ama iyi ki kararımızı gitmekten yana kullanmışız.

Orta Amerika coğrafyasında günlerce dur durak dinlemeden yol yaptıktan sonra, Honduras’ın eski korsan yuvası, bugünün balayı rotası Roatan Adası’na varınca bir hafta mola verip sualtına karıştım.

Sonraki durak, Belize’de bulunan Blue Hole’du. Hem fiziken, hem fikren o kadar uzak bir coğrafyaydı ki burası, gitmek, görmek, dalmak yalnızca güzel bir hayaldi. Hayaldi, ama gerçek oldu!

Son olarak Guatemala’ya ayak bastım. Maya medeniyetinden kalma Tikal harabeleri, Atitlan Gölü ve Antigua... Kakaonun anavatanı, dünyanın en kaliteli kahvesinin yetiştiği yerlerden biri... Olur da siz de giderseniz buralara diye, Antigua’da yapmadan dönmemeniz gereken şeylerin listesini şuraya döktüm. Fotoğrafları da şuraya koydum.

Uzun Orta Amerika seyahatinden Türkiye’ye geri gelince sene başında yaptığım, çoktan eleğe dönmüş planlarıma artık bir daha dönüp bakmadım. ‘Kral öldü, yaşasın kral’ diyerek yeni plan yaptım ve bir gece Stockholm’e uçuverdim. Çocukluk kahramanım Uzun Çoraplı Kız Pippi, ha ha ha haftaya Vikingler ve ABBA’nın ülkesine...

İsveç deyince şimdilerde aklımıza ilk gelen şey muhtemelen IKEA olsa da, bu topraklardan çıkmış en önemli uluslararası marka ABBA’dır kanımca. Stockholm’de ziyaret ettiğim ABBA Müzesi’ni yazmamak olmazdı. İki genç çiftin aşkının dünyayı nasıl salladığını anlattım. Hem blog’da, hem L’Officiel’de yayınlandı bu yazım da.

Kasım ayında üç semavi dinin kutsal toprağı; ritüeller, peygamberler, efsaneler ve savaşlar şehri Kudüs’e gittim. Dünyada görüp görebileceğiniz en mutaassıp insanların içinde birlikte yaşadığı, hepi topu bir kilometrekarelik bir alanın insanlık tarihindeki yerini anlamaya çalıştım. Ne anladıysam 10 Fotoğrafta özetledim.

Yılın son gezisini ise, bir seyahat blogger’ı olarak beni ve seyahat kültürü üzerine düşüncelerimi merkezine koyan bir televizyon programı için, Mardin’e yaptım. TRT’de yayınlanacak ‘Eksik Parça’ belgeselinde bol bol konuştum. Hem kamerayla, hem Mardinliler’le.

2013’te, yurtiçi gezilerimi de hesaba katınca, 5,5 ay evden uzak kalmışım (Niye İstanbul’da kira ödediğimi kendime sorup duruyorum!).

13 ülke gezmişim. Maya kültürü, Maori kültürü, Yahudi kültürü, Viking kültürü, Rasta kültürü, Japon kültürü, Süryani kültürü, Budizm ve Hinduizm üzerine şimdiye kadar bilmediğim, çok acayip şeyler öğrenmişim.

2013’ün hesabını kapama vakti geldi. Yapamadığım seyahatleri 2014’e devrettim. Önümüzdeki sene ola hayrola!

‘Aklından nereler geçiyor, allasen söyle’ diye çok ısrar ederseniz, (liste aslen çok uzun da, kısaltarak ve özetleyerek) şöyle bir şeyler diyeyim:

  • Afrika.
  • Trenle uzun yol.
  • Yelkenliyle uzun yol.
  • Asya’nın yüksek irtifaları.
  • Vespamla ‘Nee, bu aletle o yola çıkılır mı, sen delirdin mi’ seyahati.
  • Büyük deniz hayvanları ile dalış.

Herkese bol seyahatle dolu, yeni şeyler öğrenilen, güzel bir yıl diliyorum!
Read More!

10 Fotoğrafta Kudüs


Üç semavi dinin kutsal toprağına seyahatimden 10 fotoğraf... 

Kudüs'te yapılacak / görülecek 10 şey diye de okuyabilirsiniz...


Kubbet-üs Sahra. Emeviler döneminde inşa edilen, ilk kubbeli cami. Üzerine yapıldığı kaya Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlar için kutsal kabul ediliyor.

Müslüman değilseniz günün birkaç saatinde bahçeyi dolaşacak şekilde içeri alınıyor, süre bittiğinde dışarı çıkarılıyorsunuz.

Müslümansanız caminin içine girebiliyorsunuz. Ancak örtünmeniz yeterli değil, ispat icap ediyor. Din hanesinde İslam yazan Türk kimliğinizi gösterebiliyorsanız problem yok. O yoksa pasaportunuzu göstermeniz gerekecek, ancak pasaportta din hanesi olmadığı için isminiz önemli. Arap tınıları taşıyan bir göbek adının epey faydasını göreceksiniz. Caminin kapısına geldiğinizde ise kapıdaki görevlinin o an seçtiği duayı okumanız gerekecek. O yüzden buraya gelmeden ezberinizi tazelemenizi tavsiye ederim.


Mescid-i Aksa. Kubbet-üs Sahra ile aynı bahçe içinde yer alan ve Müslümanlar’ın ilk kıblesi sayılan cami.

Mescid-i Aksa’nın Muhammed’in miraca yükseldiği yer olduğuna inanılıyor. Geçmişte ve halen sayısız ihtilafa ve sayısız saldırıya maruz kalan caminin içine girmek isterseniz kapıda ikinci bir sınava hazırlıklı olun.


Ağlama Duvarı. Yahudiler için kutsal olan duvarın erkekler bölümü. 

Burasının Süleyman'ın yaptırdığı büyük tapınağın ayakta kalan tek duvarı olduğuna inanılıyor. Bu nedenle diğer adı Batı Duvarı ya da (Müslümanlar için) Burak Duvarı. Arka cephesi ise Mescid-i Aksa. Başka bir deyişle, duvarın bir tarafında Yahudiler, diğer tarafında Müslümanlar ibadet ediyor.

Buraya girerken dinden sözlüye kalkmıyorsunuz, herkese açık. İsterseniz siz de binlerce kişinin yaptığı gibi, içine dileğinizi yazdığınız kağıdı küçük bir çatlağa sıkıştırabilirsiniz...


İnanış o ki, içine dileğinizi yazdığınız kağıdı Batı Duvarı’nın çatlakları arasına sıkıştırırsanız ve kağıt düşmezse dileğiniz gerçek olurmuş.

Yalnız görevliler her hafta kağıtları toplayıp duvarı temizliyor. Yani sizin dilek bir haftada tuttu tuttu...


Via Dolorosa. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce, çarmıhı sırtında taşıyarak yürütüldüğü Acılar Yolu.

Günümüzde Hıristiyan grupların bu yolu -genellikle başlarında bir rahiple birlikte- İsa’nın geçtiği rotayı takip ederek ve yüksek sesle ilahiler söyleyerek yürüdüğünü görebilirsiniz.


Kutsal Kabir Kilisesi. İsa’nın Via Dolorosa yürüyüşünün son noktası olarak geldiği ve üzerinde çarmıha gerildiği tepeye kurulmuş kilise. Aynı zamanda buraya gömüldüğüne ve tekrar doğacağı yer olduğuna inanılıyor. O yüzden içeride müthiş bir kalabalıkla karşılaşacaksınız.

Pazar akşamları farklı mezheplerden rahipler arka arkaya ayinler yapıyor. Kısa süreliğine de olsa ortaçağ atmosferine ışınlanmak için ideal.

Ayinler bitmeden hemen önce kiliseden çıkarsanız bahçede akşam ezanını dinleyebilirsiniz. Ee, burası Kudüs!


Zeytin Dağı etekleri. Eski Kudüs’ten Zeytin Dağı’na doğru bakarken dağın yamaçlarında bir tek yeşil yaprak bile göremezsiniz. Tepenin etekleri tamamiyle sarı-sepya bir taşla örtülüdür.

Biraz daha yaklaşırsanız bunların özenle ve özellikle bu yamaçlara yerleşmiş (son verilere göre 160.000 kadar) mezar olduğunu fark edeceksiniz. Aralık kalmamacasına yanyana dizilmiş bu sandukalar dünyanın en pahalı mezarlıklarından birini oluşturuyor. Çünkü kıyamet kopunca sırat köprüsünün burada kurulacağına ve köprüden ilk geçenlerinin sınavının kolay olacağına inanılıyor. İlk geçmek için, en yakında gömülmüş olmak lazım. İşte bu yüzden, Zeytin Dağı eteklerinde bir ebedi istirahatgah sahibi olmak önemli...


Nativitas. Ya da Milat Kilisesi. Filistin topraklarındaki Bethlehem/Beytüllahim kasabasında. 

Kilisenin altında bulunan mağaranın İsa'nın doğduğu yer olduğuna inanılıyor.

Dünyanın dört bir yanından gelen inananlar, küçücük mağaraya inen merdivenlerde ilahiler söyleyerek dakikalarca sıranın kendilerine gelmesini ve mağaradaki mezar taşına yüz sürerek kutsanmayı bekliyor.

Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Katolik Kiliseleri tarafından ortak kullanılan Nativitas, önce İsrailli sonra Filistinli güvenlik görevlilerini aşarak girdiğiniz Batı Şeria'da, Kudüs'ün eski şehrine yalnızca 7 km uzaklıkta.


Soykırım Tarihi Müzesi. Yahudiler’in 2. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında uğradığı soykırımın gelişimini, adım adım, ülke ülke, insan insan anlatan; henüz 2005’te açılmış, taze, modern ve hüzünlü bir müze.

‘O kadar çok film seyrettim ki bu konuda, her şeyi biliyorum, daha ne öğreneceğim artık’ demeyin. Şaşıracaksınız.


Humus. Ortadoğu mutfağının medar-ı iftiharı. 

Bana soracak olursanız, iyi humusun olmazsa olmazı iyi zeytinyağıdır. Nohut, tahin, limon suyu, baharat her yerde tut aşağı at yukarı aynıdır, ama zeytinyağı fenaysa o yemekten hayır gelmez.

Kudüs humusun iyisini, hem de doya doya yiyebileceğiniz bir yer. Üstelik yanına bir kaç falafel eklenmeden gelmiyor o tabak sofraya. Daha ne olsun!

İyi yolculuklar.
Read More!