Persepolis

Persepolis. 

Antik İran'ın en büyük şehri. MÖ 550-330 arasında hüküm süren Ahameniş İmparatorluğu'nun başkenti. 

Ahameniş, toprakları bugünkü Türkiye'yi de içine alacak şekilde, Mısır'dan Hindistan sınırına kadar uzanan, antik dönemin en büyük imparatorluğuydu.

Persepolis I.Darius tarafından kurulmuş, Büyük İskender tarafından yakılarak yok edilmiş. İskender şehrin güzelliğini çok kıskanmış diyorlar, anlatanların yalancısıyım.

Bizim gibi antik tarihin üzerinde oturanlar için Persepolis çok tanıdık gelecek bir ören yeri. Alkışlanacak tarafı, detaylı duvar kabartmalarının çok iyi korunmuş olması. İmparatorluğun dört bir tarafından gelip krala hediyeler sunan asilzadeleri tasvir eden duvarı saatlerce inceleyebilirsiniz. Kıyafeti, ayakkabısı, saçı ve verdiği hediyenin cinsine bakarak bir kabartmanın Etiyopyalı mı, Likyalı mı, Babilli mi olduğunu tahmin etmeye çalışmak sizi epey meşgul edecektir.

Peki her yer çok mu iyi korunmuş? Duvarlara 'ben buradaydım' diye yazan yok mu? Olmaz mı, hem de taa 19.yy'dan var! Ama yazı tiplerine bakınca, o zamanlar vandallık bile belli bir zarafet içinde yapılıyormuş diyor insan...

Persepolis 1979'dan beri Unesco Dünya Mirası listesinde ve Şiraz'a arabayla 45 dakika uzaklıkta.












Read More!

Vekil Çarşısı'nda günbatımı

İran'da bizdeki Kapalıçarşı'ya benzer çarşılar çok. İran'dakilerin farkı, daha büyük ve daha karışık olmaları.

Şiraz'daki Vekil Çarşısı da onlardan biri. Şiraz'daki ilk günümde çarşının tünellerinde dolaşırken kendimi bir ara küçük bir avluda buldum. Güneşin batmasına az kalmıştı. Tamam, önemli olan iç güzelliği, ama ben çarşının dış güzelliğine de hayran kaldım. İşlemelerine, çinilerine... Ve bu çarşının hayatın hala bir parçası olmasına. Güneşi o avluda batırdım.


Read More!

Cuma Camisi'nde bir öğleden sonra...

Burası 841'de yapılmış İsfahan'daki Cuma Camisi. 

Bölgesindeki en büyük camilerden biri olmasının yanında, kendisinden sonra Orta Asya'da yapılan camilere prototip teşkil etmiş. Bu özelliğiyle de 2012'den beri Unesco Dünya Mirası listesinde.



Read More!

İsfahan'ın Vank Kilisesi

İran'da yaklaşık 150.000 Ermeni yaşıyor. Yarısı İsfahan'da. 

İsfahan'ın Colfa Mahallesi'ndeki Vank Kilisesi 17.yy'dan kalma...





Read More!

Şiraz'ın Pisa Kulesi!

İran'da 1750-89 arası hüküm süren Zend Hanedanı'nın hükümdarı Kerim Han tarafından Şiraz'a yaptırılan kale. Kraliyet alanı olarak kullanılmak üzere 1766'da inşa edilmiş. Üzerindeki işlemeler daha sonra, Kaçar Hanedanlığı döneminde yapılmış.

Çektiğim açıdan pek anlaşılmıyor ama, kalenin dört köşesindeki dört burçtan fotoğraftaki bize doğru eğik. Hem de bayağı eğik. Diyorlar ki, burcun yanındaki hamamda çok yıkanılmış, sonradan eklenen tuvalet çok kullanılmış, sular şarıl şarıl akmış, o yüzden temel gevşemiş ve çok geçmeden Şiraz kendi 'Pisa Kulesi'ne kavuşmuş.

Benim aklım bu işe yatmadı. Sifon çok çekildi diye koskoca burç yamulur mu yahu? Kerim Han inşaatı laz müteahhide vermiş herhalde :)


Read More!

Bir Doğu Masalı


İran hakikaten bir doğu masalıymış.

Upuzun tarihi, derin kültürü, bizde eksikliği çok hissedilen estetik anlayışı, korumacı şehirciliği, damak zevkimize çok yakın yemekleri, akıl almaz yasakları, gelenekleri, mollaları, ahlak polisi, modern dünyayla ilişkisi, ambargolarla başa çıkma çabası, tasarım kafeleri, uydu antenleri, ben Farsça mı biliyorum acaba dedirten yakınlıkta diliyle tamamen kendine özgü bir harman.

Türkiye'den İran'a hemen hiç turist gitmediğini öğrenmek beni hayrete düşürdü. Az sayıda bireysel ziyaret, birkaç fotoğraf turu ve birkaç dini tur dışında Türkler sadece ticaret için İran'a gidiyor. Uygun fiyata direkt uçulabilecek, vize istemeyen, yanıbaşımızdaki bu güzel ülkeyle ilgili bilgimiz az, önyargımız çok.

Önce en çok sorulan soruları cevaplayayım: İran bir savaş, terör, çatışma ülkesi değil. Sokaklar gayet güvenli, sabahlara kadar dolaşabilirsiniz. Kadınlar için İran'a tek başına giriş yapmak, bir şehirden diğerine gitmek, sokakta yürümek, istediğiniz lokantaya oturup yemek yemek gayet rahat. İran'da kadın-erkek sosyal hayatta bir arada yaşıyor. Turistlere karşı son derece canayakınlar. Özellikle genç kızların medeni cesareti takdire şayan, defalarca sokakta yanıma gelip sohbet ettiler.

İran'ı anlatmaya gördüğüm en fantastik camilerden biriyle başlayayım: Nasır el Mülk. Diğer adıyla, Şiraz'ın 'Pembe Cami'si. İran'ın Kaçar Hanedanlığı döneminde, 1876-88 arasında inşa edilmiş.

Güneş doğduktan hemen sonra ve tam da bu mevsimde giderseniz fotoğraftaki gibi bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Vitraylardan süzülen ışıkla banyo yaparken kendinizden geçebilir, halüsinasyon gördüğünüzden şüphelenebilir, on bin kare fotoğraf çekip kartınızın hafızasını itinayla doldurabilirsiniz :)


Read More!

İran'a giriş

İran'a ayak basar basmaz ilk duyduğum soru 'Facebook'a nasıl gireceğini biliyor musun?' oldu. Bilmiyordum, öğrendim. Malum facebook ve twitter engelli burada. Fakat herkesin hesabı var, engel neymiş! İranlı arkadaşım Milad, başparmağı yukarı kaldırmanın eskiden çok ayıp karşılanan bir hareket olduğunu, facebook'ta beğenme butonu çıktıktan sonra anlam değiştirdiğini anlattı, misal.

Geldiğimden beri başörtümle boğuşuyorum, çünkü Şiraz stili takmak büyük maharet gerektiriyor. Örtü kafanızdan arkaya ha düştü ha düşecek biçimde yerleştirilmeli, ama asla düşmemeli. Benim gibi bir avuç saçınız varsa işiniz zor.

İkinci karışık mevzu da para hesabı. İran'ın resmi para birimi riyal, bazı banknotların üzerinde Humeyni portresi olduğu için humeyni de deniyor. Günlük hayatta ise riyalin onda biri olan tumen kullanılıyor, ancak söylerken üç sıfır daha atılıyor. Yazılı her şey riyal, fakat her konuşma tumen. Banknotların bir yüzü riyal, diğeri tumen. Misal restoranda hesap geliyor, yazan 150.000, garsonun söylediği 15, benim banknotların üzerine bakıp ödediğim 15.000. Hayat bu kadar zor olmamalı

İlk günü, şimdiye kadar gördüğüm en güzel cami/türbe olan, içi milyonlarca minik aynayla kaplanmış, ışıkların şahı, Şah-ı Çerağ hayranlığıyla bitiriyorum.


Read More!

Hamerli genç kızlar

Etiyopya'nın Aşağı Omo Vadisi'nde yaşayan Hamerler bölgenin en renkli görünümlü ve en ilginç ritüellere sahip kabilelerinden biri. Yaklaşık 25.000 kişiler. Fotoğrafı Turmi yakınlarındaki bir köyde çektim. 

Kadınların vücutlarında, erkeklerin yetişkinliğe geçme töreninde kendilerini kırbaçlatmaları sonucu, hayatları boyunca (gururla) taşıyacakları yara izleri oluşuyor.

Neyse ki, Etiyopya'nın diğer bazı yerlerin aksine, Hamer genç kızları 'kadın sünneti' denen inanılmaz vahşete maruz kalmıyor.




Read More!

Talin'de bir güvercin ailesi

Burası Estonya'nın başkenti Talin. Bu şehirde araçların yaya yoluna girmesini engelleyen babalar güvercin şeklinde… Böyle estetik, zarif çözümler için darısı başımıza.


Read More!

Köpekbalıkları hakkında küçük bir sır

Size küçük bir sır: Bir köpekbalığı üzerinize doğru yüzüyorsa kaçmayın, gözlerinin içine bakın! Gözlerini kaçıracak ve yönünü değiştirecektir. (Zaten nereye kaçacağınızı zannediyorsunuz?!)



Bu fotoğrafı Güney Afrika'nın Hint Okyanusu kıyılarında yaptığım bir açık deniz dalışı esnasında çektim. Yani verdiğim tavsiye hayat tecrübemle sabittir. Aramızdaki mesafe gerçek, lens marifeti yok. Gözgöze geldik, hayvan yön değiştirdi, ben fotoğraf makinesine hamle ettim. Merak edenler için tekrar edeyim, bu bir açık deniz dalışı, yani kafeste değilim. Okyanus ortasında, yaklaşık 10 metre derinlikte yüzüyorum.

Hollywood filmlerinin bize pompaladığının aksine köpekbalıkları durup dururken insana saldırmaz. Ama insan durup dururken köpekbalığına saldırır. Bu fotoğrafı çektiğim 2012 yılında köpekbalığı tarafından bilinçli, bilinçsiz saldırılarda ölen insan sayısı 12 (oniki); insanların bilinçli olarak öldürdüğü köpekbalığı sayısı ise 100 milyon. Tekrar edeyim: 100.000.000. YÜZ MİLYON!

Bu durumda vahşi kim?

(Güney Afrika'da yaptığım köpekbalığı dalışları için şuraya göz atın:  http://www.aylakilsu.com/2008/11/kpekbal-nasl-beslenir.html )
Read More!

Dövmen mi var, derdin var

Japonya'ya giderseniz ve görünür yerlerinizde dövme varsa, siz siz olun otelinize giriş yapmadan önce örtünün. Yoksa Japon mafyası Yakuza'nın üyesi olduğunuz ithamyla kapının önüne konabilirsiniz. 'Kardeşim ne Yakuza'sı, ben olsa olsa Kasımpaşa mafyasının üyesi olabilirim' diye dil dökseniz de, Japonlar prensip sahibi insanlar, nafile :)

Öyle eski bir gelenek filan da zannetmeyin bunu. Bu fotoğrafı Kyoto'da kaldığım kapsül otelin kapısında çekmiştim.

Kapsül otel ne mi? O da başka bir Japon icadı, başka bir Japon güzelliği. Şuradan okuyabilirsiniz: 
http://www.aylakilsu.com/2011/07/japonlarn-dunyaya-armagan-kapsul-otel.html



Read More!

Uç Uç Böceği, Annem Sana Terlik Papuç Alacak!

Bastığınız yere dikkat edin, gözünüzü seveyim’ diye sesleniyor Sait Hoca. 

Yürüyebileceğimiz alan emniyet şeridi ile çevrelenmiş, ama takan kim! Yaklaşık 250 kişi elimizdeki telefonlara ve kameralara kilitlenmiş vaziyette, birbirimizi ezerek fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. KADAK başkanı Sait Kılıçsallayan’ın uyarıları kuvvetle esen rüzgara karışıp duyulmaz oluyor. 2270 metrelik zirveye yaldır yaldır tırmandığım için nefes nefeseyim, ama karşıma çıkan kırmızı manzaranın sıradışılığı kesiyor nefesimi asıl. Hayatımda böyle bir şey görmedim!


Hikayeyi başa sarayım. Olay anından birkaç gün önce, marka sembolü uğurböceği olan n11.com’dan bir mesaj alıyorum: Sponsoru oldukları, yedincisi düzenlenen Kahramanmaraş Uludaz Uğurböceği Festivali’ne davet ediyorlar beni. Festivalden haberim var, geçen seneki fotoğraflarını görmüştüm. Uğurböceklerini merak ettiğimden memnuniyetle kabul ediyorum daveti. Neyse ki, markanın sembolü timsah mimsah değil, yoksa hangi festivalde bulurduk kendimizi maazallah.

Cumartesi sabahı altı kişilik ekip Kahramanmaraş’a uçuyoruz. İner inmez pop yıldızları gibi karşılanıyoruz tabir-i caizse; grubumuza siyah Mercedes bir minibüs tahsis edilmiş. İçine doluşup Kocabaş Konağı’na yollanıyoruz. Konak, Maraş’ın sivil mimari dokusunu temsil eden, yakın zamanda kamulaştırılarak restore edilmiş, güzel bir bina. Bahçesinde bir kuş sütünün eksik olduğu upuzun bir kahvaltı sofrası bizi bekliyor. Masada Maraş’ın İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı tam karşıma oturunca, şehrin değerleri hakkında epey detaylı bilgi edinme fırsatım oluyor. Seydihan Bey çok hoş sohbet; hem uğurböceklerinin hikayesini dinliyoruz ondan, hem bu mükellef sofralardan sonra ne kadar spor yapmamız gerektiğini irdeliyoruz karşılıklı. Yediği biberin acısından iki gözü iki çeşme ağlayanlar bir tarafta, kaymak komasına girenler diğer tarafta... Ben en son sahanda yumurtaya safran ekerken hatırlıyorum kendimi. Ondan sonra gelsin sodalar, gitsin Türk kahveleri... Ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Aynı masada Ricardo ile de tanışıyorum. Bizimle aynı uçakla gelmiş. Kendisi Bilbao şehrinden bir Basklı ve fakat bir Katalan gazetesinin muhabiri olarak 6 senedir İstanbul’da yaşıyormuş. ‘Altı seneye göre Türkçem berbat’ diyor hakikaten kırık dökük Türkçesiyle. Festivalin basın bülteni düşmüş e-posta kutusuna, o da merak edip gelmiş. 

Kahvaltıdan sonra siyah minibüsümüz bizi alıp festival alanı olarak belirlenmiş Sır Barajı kıyısındaki kamp alanına götürüyor. Baraj, doksanların başında enerji üretmek amacıyla Ceyhan Nehri üzerine Uzanlar tarafından yapılmış. Etrafını çeviren tepeler yoğun köknar ormanları ile kaplı.

Halay çoktan başlamış festival yerinde. Alana ayak basar basmaz davul zurna ekibi önümüzde taklalar atarak bizi karşılayınca doğal olarak bütün kafalar dönüp bize bakıyor, yerel kanalların kameraları koşturup bizi çekiyor. Kendi memleketimizde Karaköy Limanı’na inen turist kafilesi gibiyiz vallahi. Neyse, bir yerden bahşiş parası çıkarılıp davula sıkıştırılıyor da davulcu fıtık olmadan taklalar bitiyor.

O sırada Sait Hoca ile tanışıyoruz. Kendisi hem Kahramanmaraş Dağcılık ve Arama Kurtarma Derneği KADAK’ın başkanı, hem de on sene önce uğurböceklerini keşfedenlerden biri. Bizim de evsahibimiz bir nevi. ‘Böyle göbekli dağcı olur muymuş diye bakmayın, daha yeni Erciyes’e tırmandım’ diye gülerek karşılıyor bizi. Alanda bulunan halı saha kamp yeri olarak ayrılmış. İçine de çevre illerin dağcılık kulüplerinden, arama kurtarma ekiplerinden, Adana’dan, Mersin’den, Diyarbakır’dan ve daha bir sürü şehirden gelmiş misafirlerin çadırları kurulmuş, bizimkiler de dahil. Sağolsunlar, bize iş bırakmamışlar.

Eşyaları bırakıp Sait Hoca’nın komutuyla cümbür cemaat minibüslere doluşuyoruz. 15-16 minibüslük uzun bir konvoy oluşturarak başlıyoruz tırmanmaya. Yolun önemli bir kısmını minibüsle gidecek, son kısmı ise yürüyerek çıkacağız.

Yukarı çıkmamız neredeyse 1,5 saat sürüyor. Bu arada yağmur hafif hafif atıştırıyor. Toprak zemin iyice kayganlaşmış. Şoförümüz ara sıra yüreğimizi ağzımıza getiren manevralar yapınca uçuruma bakamayanlar ‘ay, ay, ay’ diyerek gözlerini kapatıyor. Eğleniyoruz. Sait Hoca yöresel ağzı örneklemek için Ricardo’ya ‘gadasını aldığım’ diye seslenince kahkahalar patlıyor. Araçlar kayıyor, lastikleri patlıyor, yolda kalıyor. ‘Olur öyle’ deyip devam ediyoruz. Nihayet tepenin zirvesini görebileceğimiz bir düzlükte durunca hep birlikte iniyor ve yarım saat daha sürecek zirve yürüyüşüne başlıyoruz.

Çimen Dağı’nın Uludaz Tepesi (ve etraftaki diğer tepeler) Haziran ayından başlayarak kırmızı bir göçe sahne oluyor. Ömrü bir yıl olan uğur böceği kolonileri, üreme mevsimi olan ilkbahar aylarını rakımı düşük yerlerde geçirdikten sonra bu tepelere geliyor. Kayaların, taşların altında saklanarak tekrar göç edecekleri Ağustos’un gelmesini bekliyorlar. Neden buraya geldiklerini kimse bilmiyor. Eskiden Uludaz’ın kıpkırmızı görünmesine yol açacak kadar yoğun olan uğurböceği nüfusu, insan ziyaretinden pek memnun olmayarak yıldan yıla azalsa da, benim gibi bir İstanbullu’yu hayrete düşürecek ve çocuklar gibi sevindirecek kadar yoğun hala.

Uğurböceklerini ilk gördüğüm o hayret ve şaşkınlık anında, Sait Hoca’nın ‘bastığınız yere dikkat edin’ ikazına uymaya çalışırken yine de ayağımın altında bir şeylerin çıtır çıtır ettiğini hissediyorum. İncecik lastik ayakkabılarımla ip cambazları gibi taştan taşa sekiyorum, ama nafile. Her yerdeler. Benim yüzümden bir kısmı öbür dünyaya erken göç ediyor.

Taşların arasına gizlenmiş kalabalık kolonilerden birine iyice sokulup yakından inceliyorum. Tembel tembel yatıyor bunlar yahu. Kırmızı, nazlı gelin. Hani nerede ‘Uç uç böceği, annem sana terlik papuç alacak’? Uçan kaçan olmadığı gibi, yerinden kıpırdayıp iki adım yürüyen dahi yok. Bunlar buraya yaz uykusuna yatmaya geliyor olmasın? Bir tanesini elime alıp uçup uçmayacağına bakayım diyorum, hop tepetaklak intihar ediyor hayvan. Bir tane daha almaya kalkıyorum, o da yallah aşağı... Hayvanların selameti açısından kesiyorum bu deneyi.  


Uzun uzun fotoğraf çektikten ve çektirdikten sonra, esen kuvvetli rüzgardan, sisten ve soğuktan çenelerimiz birbirine vurup ‘hasta olmasak bari’ derken dönüş vakti gelip çatıyor.

Kamp alanına döndüğümüzde hava çoktan kararmış, sahne kurulmuş, müzik coşmuş, halay kopmuş vaziyette. Fakat ‘Arabın derdi kırmızı papuç’ hesabı, bizim derdimiz de telefonlarımızın şarjı. Elimizde kablolar fellik fellik priz arıyoruz dağın başında. Ne zaman ekranda pilin şarj ettiğini gösteren işareti görüyoruz, o zaman karnımızın acıktığı aklımıza geliyor.

Az sonra sahneye Maraşlı ozan Hilmi Şahballı çıkıyor. Şöyle yakından bakıyorum sahneye, a-ah?! Bu kahvaltıda karşımda oturan amca yahu. Bizim ekip acı biberden kavrulup gözyaşlarına boğuldukça, zevkten dört köşe ‘acı güzeldir, acı iyidir, acı çok iyidir’ diyen mavi gözlü, simsiyah bıyıklı, kallavi amca. Meğer Ankaralı Turgut, Kahtalı Mıçı yöresinde neyse, Maraşlı Hilmi de buralarda oymuş! İzleyiciler kopuyor.

Çadırlarda hayat sabaha karşı ancak bitiyor. Güneşin ilk ışıklarıyla erkenden uyandığımız için bir parça yorgun kalkıyoruz. Ve ancak kahvaltı niyetine ikram edilen çorba ile kendimize geliyoruz. Arkasından da, elimizde Maraş dondurmaları, başta Sait Hoca olmak üzere koşuşturan tüm ekibe teşekkür ederek vedalaşıyor ve ayrılıyoruz festivalden. Önce Gaziantep’e, sonra İstanbul’a dönüyoruz.

Uludaz’ın uğurböcekleri diğer türlerden farklı olarak 7 benekliymiş. Bundan sonra uğurböceği görürsem beneklerini sayacağım. Bakarsınız Maraş’tan gelmişine rastlarım. O zaman soracağım soru belli:

- Ede, notin? (Kanka, naber?)












Read More!