Hamerli genç kızlar

Etiyopya'nın Aşağı Omo Vadisi'nde yaşayan Hamerler bölgenin en renkli görünümlü ve en ilginç ritüellere sahip kabilelerinden biri. Yaklaşık 25.000 kişiler. Fotoğrafı Turmi yakınlarındaki bir köyde çektim. 

Kadınların vücutlarında, erkeklerin yetişkinliğe geçme töreninde kendilerini kırbaçlatmaları sonucu, hayatları boyunca (gururla) taşıyacakları yara izleri oluşuyor.

Neyse ki, Etiyopya'nın diğer bazı yerlerin aksine, Hamer genç kızları 'kadın sünneti' denen inanılmaz vahşete maruz kalmıyor.




Read More!

Talin'de bir güvercin ailesi

Burası Estonya'nın başkenti Talin. Bu şehirde araçların yaya yoluna girmesini engelleyen babalar güvercin şeklinde… Böyle estetik, zarif çözümler için darısı başımıza.


Read More!

Köpekbalıkları hakkında küçük bir sır

Size küçük bir sır: Bir köpekbalığı üzerinize doğru yüzüyorsa kaçmayın, gözlerinin içine bakın! Gözlerini kaçıracak ve yönünü değiştirecektir. (Zaten nereye kaçacağınızı zannediyorsunuz?!)



Bu fotoğrafı Güney Afrika'nın Hint Okyanusu kıyılarında yaptığım bir açık deniz dalışı esnasında çektim. Yani verdiğim tavsiye hayat tecrübemle sabittir. Aramızdaki mesafe gerçek, lens marifeti yok. Gözgöze geldik, hayvan yön değiştirdi, ben fotoğraf makinesine hamle ettim. Merak edenler için tekrar edeyim, bu bir açık deniz dalışı, yani kafeste değilim. Okyanus ortasında, yaklaşık 10 metre derinlikte yüzüyorum.

Hollywood filmlerinin bize pompaladığının aksine köpekbalıkları durup dururken insana saldırmaz. Ama insan durup dururken köpekbalığına saldırır. Bu fotoğrafı çektiğim 2012 yılında köpekbalığı tarafından bilinçli, bilinçsiz saldırılarda ölen insan sayısı 12 (oniki); insanların bilinçli olarak öldürdüğü köpekbalığı sayısı ise 100 milyon. Tekrar edeyim: 100.000.000. YÜZ MİLYON!

Bu durumda vahşi kim?

(Güney Afrika'da yaptığım köpekbalığı dalışları için şuraya göz atın:  http://www.aylakilsu.com/2008/11/kpekbal-nasl-beslenir.html )
Read More!

Dövmen mi var, derdin var

Japonya'ya giderseniz ve görünür yerlerinizde dövme varsa, siz siz olun otelinize giriş yapmadan önce örtünün. Yoksa Japon mafyası Yakuza'nın üyesi olduğunuz ithamyla kapının önüne konabilirsiniz. 'Kardeşim ne Yakuza'sı, ben olsa olsa Kasımpaşa mafyasının üyesi olabilirim' diye dil dökseniz de, Japonlar prensip sahibi insanlar, nafile :)

Öyle eski bir gelenek filan da zannetmeyin bunu. Bu fotoğrafı Kyoto'da kaldığım kapsül otelin kapısında çekmiştim.

Kapsül otel ne mi? O da başka bir Japon icadı, başka bir Japon güzelliği. Şuradan okuyabilirsiniz: 
http://www.aylakilsu.com/2011/07/japonlarn-dunyaya-armagan-kapsul-otel.html



Read More!

Uç Uç Böceği, Annem Sana Terlik Papuç Alacak!

Bastığınız yere dikkat edin, gözünüzü seveyim’ diye sesleniyor Sait Hoca. 

Yürüyebileceğimiz alan emniyet şeridi ile çevrelenmiş, ama takan kim! Yaklaşık 250 kişi elimizdeki telefonlara ve kameralara kilitlenmiş vaziyette, birbirimizi ezerek fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. KADAK başkanı Sait Kılıçsallayan’ın uyarıları kuvvetle esen rüzgara karışıp duyulmaz oluyor. 2270 metrelik zirveye yaldır yaldır tırmandığım için nefes nefeseyim, ama karşıma çıkan kırmızı manzaranın sıradışılığı kesiyor nefesimi asıl. Hayatımda böyle bir şey görmedim!


Hikayeyi başa sarayım. Olay anından birkaç gün önce, marka sembolü uğurböceği olan n11.com’dan bir mesaj alıyorum: Sponsoru oldukları, yedincisi düzenlenen Kahramanmaraş Uludaz Uğurböceği Festivali’ne davet ediyorlar beni. Festivalden haberim var, geçen seneki fotoğraflarını görmüştüm. Uğurböceklerini merak ettiğimden memnuniyetle kabul ediyorum daveti. Neyse ki, markanın sembolü timsah mimsah değil, yoksa hangi festivalde bulurduk kendimizi maazallah.

Cumartesi sabahı altı kişilik ekip Kahramanmaraş’a uçuyoruz. İner inmez pop yıldızları gibi karşılanıyoruz tabir-i caizse; grubumuza siyah Mercedes bir minibüs tahsis edilmiş. İçine doluşup Kocabaş Konağı’na yollanıyoruz. Konak, Maraş’ın sivil mimari dokusunu temsil eden, yakın zamanda kamulaştırılarak restore edilmiş, güzel bir bina. Bahçesinde bir kuş sütünün eksik olduğu upuzun bir kahvaltı sofrası bizi bekliyor. Masada Maraş’ın İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı tam karşıma oturunca, şehrin değerleri hakkında epey detaylı bilgi edinme fırsatım oluyor. Seydihan Bey çok hoş sohbet; hem uğurböceklerinin hikayesini dinliyoruz ondan, hem bu mükellef sofralardan sonra ne kadar spor yapmamız gerektiğini irdeliyoruz karşılıklı. Yediği biberin acısından iki gözü iki çeşme ağlayanlar bir tarafta, kaymak komasına girenler diğer tarafta... Ben en son sahanda yumurtaya safran ekerken hatırlıyorum kendimi. Ondan sonra gelsin sodalar, gitsin Türk kahveleri... Ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Aynı masada Ricardo ile de tanışıyorum. Bizimle aynı uçakla gelmiş. Kendisi Bilbao şehrinden bir Basklı ve fakat bir Katalan gazetesinin muhabiri olarak 6 senedir İstanbul’da yaşıyormuş. ‘Altı seneye göre Türkçem berbat’ diyor hakikaten kırık dökük Türkçesiyle. Festivalin basın bülteni düşmüş e-posta kutusuna, o da merak edip gelmiş. 

Kahvaltıdan sonra siyah minibüsümüz bizi alıp festival alanı olarak belirlenmiş Sır Barajı kıyısındaki kamp alanına götürüyor. Baraj, doksanların başında enerji üretmek amacıyla Ceyhan Nehri üzerine Uzanlar tarafından yapılmış. Etrafını çeviren tepeler yoğun köknar ormanları ile kaplı.

Halay çoktan başlamış festival yerinde. Alana ayak basar basmaz davul zurna ekibi önümüzde taklalar atarak bizi karşılayınca doğal olarak bütün kafalar dönüp bize bakıyor, yerel kanalların kameraları koşturup bizi çekiyor. Kendi memleketimizde Karaköy Limanı’na inen turist kafilesi gibiyiz vallahi. Neyse, bir yerden bahşiş parası çıkarılıp davula sıkıştırılıyor da davulcu fıtık olmadan taklalar bitiyor.

O sırada Sait Hoca ile tanışıyoruz. Kendisi hem Kahramanmaraş Dağcılık ve Arama Kurtarma Derneği KADAK’ın başkanı, hem de on sene önce uğurböceklerini keşfedenlerden biri. Bizim de evsahibimiz bir nevi. ‘Böyle göbekli dağcı olur muymuş diye bakmayın, daha yeni Erciyes’e tırmandım’ diye gülerek karşılıyor bizi. Alanda bulunan halı saha kamp yeri olarak ayrılmış. İçine de çevre illerin dağcılık kulüplerinden, arama kurtarma ekiplerinden, Adana’dan, Mersin’den, Diyarbakır’dan ve daha bir sürü şehirden gelmiş misafirlerin çadırları kurulmuş, bizimkiler de dahil. Sağolsunlar, bize iş bırakmamışlar.

Eşyaları bırakıp Sait Hoca’nın komutuyla cümbür cemaat minibüslere doluşuyoruz. 15-16 minibüslük uzun bir konvoy oluşturarak başlıyoruz tırmanmaya. Yolun önemli bir kısmını minibüsle gidecek, son kısmı ise yürüyerek çıkacağız.

Yukarı çıkmamız neredeyse 1,5 saat sürüyor. Bu arada yağmur hafif hafif atıştırıyor. Toprak zemin iyice kayganlaşmış. Şoförümüz ara sıra yüreğimizi ağzımıza getiren manevralar yapınca uçuruma bakamayanlar ‘ay, ay, ay’ diyerek gözlerini kapatıyor. Eğleniyoruz. Sait Hoca yöresel ağzı örneklemek için Ricardo’ya ‘gadasını aldığım’ diye seslenince kahkahalar patlıyor. Araçlar kayıyor, lastikleri patlıyor, yolda kalıyor. ‘Olur öyle’ deyip devam ediyoruz. Nihayet tepenin zirvesini görebileceğimiz bir düzlükte durunca hep birlikte iniyor ve yarım saat daha sürecek zirve yürüyüşüne başlıyoruz.

Çimen Dağı’nın Uludaz Tepesi (ve etraftaki diğer tepeler) Haziran ayından başlayarak kırmızı bir göçe sahne oluyor. Ömrü bir yıl olan uğur böceği kolonileri, üreme mevsimi olan ilkbahar aylarını rakımı düşük yerlerde geçirdikten sonra bu tepelere geliyor. Kayaların, taşların altında saklanarak tekrar göç edecekleri Ağustos’un gelmesini bekliyorlar. Neden buraya geldiklerini kimse bilmiyor. Eskiden Uludaz’ın kıpkırmızı görünmesine yol açacak kadar yoğun olan uğurböceği nüfusu, insan ziyaretinden pek memnun olmayarak yıldan yıla azalsa da, benim gibi bir İstanbullu’yu hayrete düşürecek ve çocuklar gibi sevindirecek kadar yoğun hala.

Uğurböceklerini ilk gördüğüm o hayret ve şaşkınlık anında, Sait Hoca’nın ‘bastığınız yere dikkat edin’ ikazına uymaya çalışırken yine de ayağımın altında bir şeylerin çıtır çıtır ettiğini hissediyorum. İncecik lastik ayakkabılarımla ip cambazları gibi taştan taşa sekiyorum, ama nafile. Her yerdeler. Benim yüzümden bir kısmı öbür dünyaya erken göç ediyor.

Taşların arasına gizlenmiş kalabalık kolonilerden birine iyice sokulup yakından inceliyorum. Tembel tembel yatıyor bunlar yahu. Kırmızı, nazlı gelin. Hani nerede ‘Uç uç böceği, annem sana terlik papuç alacak’? Uçan kaçan olmadığı gibi, yerinden kıpırdayıp iki adım yürüyen dahi yok. Bunlar buraya yaz uykusuna yatmaya geliyor olmasın? Bir tanesini elime alıp uçup uçmayacağına bakayım diyorum, hop tepetaklak intihar ediyor hayvan. Bir tane daha almaya kalkıyorum, o da yallah aşağı... Hayvanların selameti açısından kesiyorum bu deneyi.  


Uzun uzun fotoğraf çektikten ve çektirdikten sonra, esen kuvvetli rüzgardan, sisten ve soğuktan çenelerimiz birbirine vurup ‘hasta olmasak bari’ derken dönüş vakti gelip çatıyor.

Kamp alanına döndüğümüzde hava çoktan kararmış, sahne kurulmuş, müzik coşmuş, halay kopmuş vaziyette. Fakat ‘Arabın derdi kırmızı papuç’ hesabı, bizim derdimiz de telefonlarımızın şarjı. Elimizde kablolar fellik fellik priz arıyoruz dağın başında. Ne zaman ekranda pilin şarj ettiğini gösteren işareti görüyoruz, o zaman karnımızın acıktığı aklımıza geliyor.

Az sonra sahneye Maraşlı ozan Hilmi Şahballı çıkıyor. Şöyle yakından bakıyorum sahneye, a-ah?! Bu kahvaltıda karşımda oturan amca yahu. Bizim ekip acı biberden kavrulup gözyaşlarına boğuldukça, zevkten dört köşe ‘acı güzeldir, acı iyidir, acı çok iyidir’ diyen mavi gözlü, simsiyah bıyıklı, kallavi amca. Meğer Ankaralı Turgut, Kahtalı Mıçı yöresinde neyse, Maraşlı Hilmi de buralarda oymuş! İzleyiciler kopuyor.

Çadırlarda hayat sabaha karşı ancak bitiyor. Güneşin ilk ışıklarıyla erkenden uyandığımız için bir parça yorgun kalkıyoruz. Ve ancak kahvaltı niyetine ikram edilen çorba ile kendimize geliyoruz. Arkasından da, elimizde Maraş dondurmaları, başta Sait Hoca olmak üzere koşuşturan tüm ekibe teşekkür ederek vedalaşıyor ve ayrılıyoruz festivalden. Önce Gaziantep’e, sonra İstanbul’a dönüyoruz.

Uludaz’ın uğurböcekleri diğer türlerden farklı olarak 7 benekliymiş. Bundan sonra uğurböceği görürsem beneklerini sayacağım. Bakarsınız Maraş’tan gelmişine rastlarım. O zaman soracağım soru belli:

- Ede, notin? (Kanka, naber?)












Read More!

Gözlük çerçevesi

Neden seyahat ediyoruz?
Bazılarımızın içinde karşı konulmaz bir ‘gitme’ arzusunun olmasının sebebi nedir?
Yeni ülkeler, insanlar, kültürler keşfetsek ne olacak, etmesek ne olacak?
Bazı insanlar neden seyahat etmenin özgürleştirdiğini düşünüyor?
Ve seyahat edenler neden başkalarını da yola çıkmaya iknaya uğraşıyor?

* * * * * * *

Her insan dünyayı birbirinden farklı algılıyor. Sen de, sana özgü bir gözlük çerçevesi içinden dünyaya bakıyorsun.

Yetişirken etkileşime girdiğin insanlar hayata dair değerlerinin oluşmasına etki ediyor. Kiminin etkisi büyük oluyor, kiminin ki az.

Gözlük çerçeveni yetişirken edindiğin değer yargıların oluşturuyor. Etrafında olup biten her şeyi o ana kadar öğrendiğin kriterler ışığında işlemden geçiriyor, değerlendiriyor, yargılıyor, karar veriyorsun.

* * * * * * *

Seyahat etmek dünyaya baktığın gözlük çerçeveni değiştirmene yarar. Onu değiştirirsen dünyanın senin etrafında dönmediğini fark edersin. Ve şaşırırsın. Çok şaşırırsın.

Dünya senin evde otururken zannettiğin yer değildir.

Mesela, en basitinden, başka kıtalarda dünya haritasının açısı bile farklıdır. Bir harita gördüğünde otomatik olarak Türkiye’yi arar, ama alıştığın gibi ortalarda bulamazsın. Kenarda bir yerdedir.  

Trafiğin sağdan değil, soldan akmasıdır doğal olan dünyanın bir kısmı için.  Güney Afrika’da biri ‘Sizde trafik terstendi, değil mi?’ diye sorunca evet diye mi cevap veresin, hayır mı, tereddüt yaşarsın.

Alfabe yalnızca Latin harflerinden oluşmaz, aklının alamayacağı kadar fazla yazı biçimi olduğunu öğrenirsin. Öyle çok uzaklarda değil, Avrupa’nın göbeğinde Glagolitik alfabesi vardır mesela. Tuhaf harfleri olan sadece Çinliler ve Japonlar değildir senin için artık.  

Kullanmadığın, sonradan öğrendiğin bir dolu uzunluk ve ağırlık birimine hakim olursun. Ama konu Etiyopya takvimine gelince şaşalarsın. Sene 12 değil, 13 aydır.

Irk kavramın alt üst olur. Kızıl saçlı, renkli gözlü ve beyaz tenli bir kadın zenci olduğunu söyleyebilir.  Ya da kendini ‘renkli’ diye tarif eden beyaz tenli Güney Afrikalı garson kız ensesine yaptırdığı ayyıldız dövmesini gösterince ‘yavaş gel dostum’ dersin, ‘hepsini birden anlayamadım!’. %25 İngiliz, %50 Çinli, %25 Yeni Zelanda yerlisi Maori olduğunu söyleyen bir erkekle tanışınca rakamları mı aklında tutmalısın, ülkeleri mi, yoksa dünyanın dört bir tarafından gelen bu insanlar nasıl tanışıp çocuk yapmışlar onu mu düşünesin, şaşırırsın.

Afrika’da yanına gelip sana Japon olup olmadığını sorduklarında ağzın bir karış açık kalır. Dalga mı geçiyor acaba diye bakarsın, yoo adam gayet ciddidir. Kekeleyerek hayır dersin.

Fotoğrafı çekildiğinde ruhunun çalındığına inananlar sadece Kızılderililer değil, Sudanlılar’dır aynı zamanda.

Çıplaklık ile ilgili bütün bildiklerin ters yüz olur. Mesela yaz tatilinde yatakhanesinde konakladığın Almanya’daki lisenin duşlarının tamamen açık ve ortak olduğunu görürsün. Bırak karşı cinsi, kendi cinsinden biriyle bile yanyana çıplak durmak ayıp değil miydi? Ya da yaşı ve kilosu kaç olursa olsun Brezilya’da her kadın tanga giyip plajda dolaşır, kimsenin de bunu umursadığı yoktur.

İnsan hayatının bazen ne kadar değersiz olduğunu görürsün. Ölüm ne kadar kolay ve sıradandır bazı yerlerde. Bindiğin minibüs 6 yaşında bir Mozambikli kıza çarpınca onu hastaneye yetiştirir, ölüm haberini aldığında ‘ben bugün burada olmasam bu kız ölmeyecekti’ diye düşünürken yakalarsın kendini.

Öldükten sonra bedeni ele alma biçimi de ne kadar farklı... Gürül gürül et kokusu burnunun direğini sızlatırken müzik ve dansla dolu bir ölü yakma töreni izler,  hipnotize olursun Nepal’de.

Şehir hayatından çıkıp üstüne yıkılan bir doğaya karışınca, ki neresi olduğunun bir önemi yok, ister denizin derinliklerine dalmışken, ister yağmur ormanlarında, ister gölde yüzerken, ister bozkırda, ne kadar küçüksündür. İçinden nasıl bir coşku fışkırır, nasıl hayran olursun her baktığın yere... O dağ ne uludur, o göl ne sakin, denizin altındaki hayvanlar nasıl da istifini bozmaz seni görünce ve bozkırdaki o sürüler sana nasıl kafasını çevirir.

Koyunların, ineklerin, atların açık havada yaşadığı ülkeler görürsün. Değil çiftlik, hara, mera, bir çatı bile yoktur altına sığınabilecekleri. Yağmur yağınca ne yapıyorlar diye sorarsın budalaca. ‘Hanımefendi, bu hayvanlar doğal ortamlarında yaşıyorlar, çatıya ihtiyaçları yok, yağmur yağınca ıslanıyorlar’ cevabını alınca zihnin berraklaşır.

Din ve inanç sistemlerine bakışın bütünüyle değişir. Mesela Budist rahipliğinin din adamlığı olmadığı öğrenirsin. Herkes hayatının istediği bir döneminde işini gücünü bırakıp bir yıl boyunca manastıra kapanabilir. Kapanmak derken lafın gelişi. Manastıra gider, saçlarını kesip kırmızı-bordo kıyafetini giyer, kendine dönmek, arınmak, dua etmek, topluma faydalı işler yapmakla uğraşır. Kendine ayırdığı süre bitince hayatına geri döner; yerini düşünmek, odaklanmak, rahatlamak, ibadet etmek isteyen başka birine bırakır. Bunları öğrenince Budist olasın gelir.

Kadın sünneti diye kulağına çalınan meselenin bir işkence yöntemi ve insanlık suçu olduğunu fark ettiğinde öfken kulaklarından taşar. Kız çocuklarının genital organlarının henüz 3-4 yaşındayken kesilip yırtıcı kuşlara atıldığını, yaranın vajina girişi tamamen kapanacak şekilde iyileştirildiğini, kızların evlenecek yaşa geldiğinde kocasının kapanan yara yerini bıçakla yarıp içine girdiğini öğrenince bacaklarını sıkı sıkı kapatırsın farkında olmadan.

Sadece barınabildiğin bir evin olduğu, her gün iki öğün yemek yiyebildiğin, temiz su bulabildiğin ve ailen hala hayatta olduğu için dünya nüfusunun ezici çoğunluğundan daha iyi şartlar altında yaşıyorsundur. Ne kadar şanslı olduğunu idrak edersin. Bunu fark edince utanırsın.

* * * * * * *

İnsan sadece bildiği şeyi sever. 
Ve ancak öğrendiği şeyi bilir.
Sadece kendisine öğretilenle yetinirse sevdiği şeyler de sınırlı olur.

Seyahat öğretir. Hem de şelale gibi akar insanın üzerine... Kamyon gibi çarpar. Bedensel ve zihinsel sınırlarının nerede olduğunu, kendini nereye kadar esnetebileceğini gösterir. Gözlük çerçeveni kırar kırar eline yenisini verir.

Ta ki sen çerçevesiz kalıncaya kadar...

Seyahat edenin yolda keşfettiği aslında ne yeni insanlar, ne yeni kültürler, ne de yeni yemeklerdir. 

Klişedir, ama doğrudur: İnsan yolda kendini keşfeder.

Read More!

İçinizdeki kuşu keşfedin: Rio de Janeiro üzerinde yelken kanat!

Geçen sene Ekim ayında bir gün, Rio de Janerio’nun dünyaca ünlü Coppacabana plajında tembel tembel yatıyordum.

Mevsim ilkbahar olmasına rağmen yakıcı bir güneş vardı. Güneşi gören Brezilyalı kalçalar plaja akın etmişler. Deniz dalgalı, kum kaldırıyor. Girmesi zevk vermiyor. Kimse de girmiyordu zaten. Varsa yoksa plaj voleybolu...

Denize giremeyince canım sıkıldı. Kitap mı okusam, şekerleme mi yapsam, karar veremiyordum. Kumda oflayıp puflamam bitmeyince Yeni Zelandalı arkadaşım Andy güneş gözlüklerini kaldırıp bana şöyle bir baktı ve ‘Kalk’ dedi, ‘kalk, uçmaya gidiyoruz!’


Yirmi dakika sonra, mayolarımızın üstüne geçirdiğimiz şort, tişört ve ayağımızda parmakarası terliklerimizle, Falcao kardeşlerin önündeydik. 

Paulo ve Roni Falcao neredeyse 30 yıldır Rio de Janeiro üzerinde yelken kanatla ikili uçuş yaptırıyorlar. Hem son derece eğlenceli, hem gayet profesyoneller. Hemen kaynaştık.

Roni parmakarası terliklerimi gösterip ‘Uçmaya geldiğine emin misin?’ diye dalga geçti, ‘kimse plajda güneşlenirken kafasına terlik düşsün istemez de!’ Hakikaten, bir ayakkabı giymeyi akıl edememiştim. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Neyse ki, böyle ayaklar cıbıl cıbıl karşılarına çıkan ne ilk, ne de son müşteriyim. Bir yerlerden siyah bir lastik bant getirdiler, 30 saniyede terlikler sandalete dönüştü ve ayaklarıma sıkı sıkı bağlandı.

Falcao’ların ofisinde ‘başıma bir iş gelirse sorumlusu benim’ mealindeki kayıt formlarını imzalayıp yaklaşık 100 USD civarındaki atlayış ücretini ödedikten sonra, dörderli dörderli ciplere doluşup Pedra Bonita Tepesi’nin yolunu tuttuk.

696 metre yüksekliğindeki Pedra Bonita, Rio de Janeiro’nun meşhur Tijuca Milli Parkı içindeki tepelerden biri.

Bana soracak olursanız Tijuca Milli Parkı’na park demek haksızlık. ‘Park’ deyince benim aklıma içinde kaydırak ve salıncak olan çocuk parkları, birkaç oturma bankı ihtiva eden mahalledeki küçük yeşil alanlar, restore edilmiş köşklerde kasırlarda çay içilen Boğaz’a nazır peyzaj harikası yerler, bir de son olarak Gezi Parkı geliyor, ki bunların hiçbiri İngilizce’de kullanılan park kelimesinin manasını yansıtmaya yetmez. 

Tijuca Milli Parkı, bildiğimiz orman. Dünyanın en büyük ‘şehir içi ormanı’ kabul ediliyormuş. Varlığı tek başına Rio de Janeiro’da yaşamaya karar vermeniz için neden teşkil edebilir. En ufak bir abartma olmadan söylüyorum: Riolular’ın bir ayağı denizde, bir ayağı ormanda...

Ciple yirmi dakika tepeye tırmandıktan sonra atlayışı yapacağımız rampaya geldik. Rampa zannettiğim gibi tepenin zirvesinde değil, biraz daha altında, 507 metredeydi. 

Ne zaman ‘ekstrem’ kabul edilen bir aktivite yapmaya kalksam, dünyanın neresinde olursam olayım, kapısında kuyruk olduğunu görünce şaşırıyorum. Yelken kanatla uçmak da o kadar ekstrem bir aktivite olmasa gerek ki, rampanın önünde yine müthiş bir kalabalık sırasını bekliyordu.

Beklerken ekipmanımızı kuşandık. Benimle atlayacak olan Paulo, önce sırtımızda yelken kanatla rampaya kadar nasıl yürüyeceğimizi gösterdi. Sonra rampada senkronize adımlarla bir koşu tutturmamız gerektiğini anlattı. Benim Paulo’nun arkasında ve biraz sağında durmam gerektiğinden ayaklarımızı birbirine karıştırmadan atlayabilmek için kenarda bir-iki kez prova ettik birlikte koşmayı.

Sonunda sıra bize geldi... Rampaya çıktık, bağlantılarımızı ve kanatlarımızı elli kere daha kontrol ettiler, Paulo 1-2-3 diye sayınca koştuk ve boşluğa doğru kendimizi bıraktık.

Yelken kanatla uçmak son derece konforlu. Rampadan ayrılır ayrılmaz süzülmeye başladığınız ve serbest düşüş yaşamadığınız için fazla heyecanlanmıyor, gayet rahat hissediyorsunuz.

Atladıktan hemen sonra başladık Paulo ile sohbete. Coppacabana Plajı ne tarafta kaldı, İsa heykeli nerede, yanımızdaki tepe neresi derken, nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde Brezilya hükümetinin yolsuzluklarını konuşurken bulduk kendimizi. Paulo bir yandan anlattı, bir yandan fotoğraflarımızı çekti. 

Sohbet ede ede, önce yemyeşil Tijuca Ormanı, sonra masmavi Atlantik Okyanusu üzerinde süzüldükten sonra altın sarısı Pepino Kumsalı’na indik.

Uygun hava koşulları yakalandığında dakikalarca havada kalmanın mümkün olduğu yelken kanatla benim uçuşum 6-7 dakika civarında sürdü. Hız, duruş pozisyonu ve manevra kabiliyeti göz önüne alınınca, kuş gibi hissetmeye en yakın deneyim bu olabilir bana kalırsa. Hani insanoğlunun bitmeyen rüyası, kuş gibi özgür olup kanatlanmaya


Siz de artık içinizde gizli kalmış martı Jonathan Livingston'ı mı keşfedersiniz, yoksa Hezarfen Çelebi'yi mi, bilemem... Ama Rio de Janeiro’nun klasik rotalarından çıkıp şehre bir de havadan bakın derim. Coppacabana kaçmıyor nasılsa :)


Read More!